Anayasadan esas beklenen

Bugünkü siyasi gerginliğin veya geçmişteki yolsuzluklara teslim olma halinin baş sorumlusu tam kuvvetler ayrımı olmaması.

Daha önce de yazdım, yeni bir anayasa ihtiyacı hemen hemen bütün siyasi partiler ve toplumun geniş kesimleri tarafından da paylaşılan bir ihtiyaç. Bu yeni anayasanın hazırlanma yöntemiyle ilgili itirazları daha önce bu köşede belirtmiştim, onlara yeniden girmeden, bu kez yeni anayasanın olmazsa olmaz derecedeki temel içeriği üzerinde durmak istiyorum.
Tabii bazı konuları, zaten öyle olmasından başkası düşünülemez, diyerek daha kısa geçeceğim. Bunlar arasında anayasanın özgürlükleri güvence altına alması, bireyi devlet karşısında koruması, insan haklarının gözetilmesi, özgürlüklerin muğlak ve her niyete yenebilecek muz şeklindeki kavramlar aracılığıyla değil, toplum için 'yakın ve açık' tehlike içermesi şartıyla kısıtlanabilmesi gibi şeyler var.
Ama bugün bir temel konunun üzerinde duracağım ki, sanıyorum benden önce sadece Tarhan Erdem'in temas ettiği, hazırlanan taslağın sızan/sızdırılan bölümlerinde de bulunmayan bir önemli konu bu, hatta belki güncelliği açısından da en önemli konu.
Bugün siyasette yaşadığımız gerginliğin veya geçmiş dönemlerde yaşadığımız yolsuzluklara teslim olma halinin baş sorumlusu, Türkiye'de kuvvetler ayrımının gerçekte tam anlamıyla bulunmaması.
Anlatmama bile gerek yok belki ama tekrarlayayım: Türkiye'de özellikle 12 Eylül Anayasası'yla rejim demokratik meşruiyeti olmayan kişi veya kurumların vesayetine bırakıldı. Burada Cumhurbaşkanı'nın işlevinden ve silahlı kuvvetlere verilen rolden söz ediyorum.
Bir tek parti hükümeti göreve geldiğinde, bizim parlamenter sistemimizin mantığı gereği, parlamentoda da çoğunluğa dayanıyor. Öyle olunca, ister istemez yasama ve yürütme erkleri tek bir güç altında toplanmış oluyorlar.
Yürütmeyi biz hiçbir biçimde denetleyemiyoruz, elimizdeki tek araç dört-beş yılda bir kullandığımız oylar oluyor. Buna karşılık, demokratik anlamda meşruiyeti bulunmayan TSK gibi, YÖK gibi, Cumhurbaşkanlığı gibi kurumlar, ister istemez hem yasamanın hem de yürütmenin denetlenmesi ve dengelenmesi işlevini üstleniyorlar. O zaman da ülkede demokrasinin varlığı tartışılır oluyor.
Yargının denetim görevi de sınırlı. Anayasa Mahkemesi geleneğimiz henüz çok yeni ve maalesef mahkememiz geçmişte güncel siyasi gelişmelerin fazlasıyla etkisinde kaldı ve zaman zaman hukuk ve özgürlüklerden çok o sıradaki güçlülerin isteklerine dayanan kararlar aldı. Bunlardan sonuncusu 367 kararı oldu.
Zaten Anayasa'daki dokunulmazlıklar nedeniyle normal adli yargının eli kolu bağlı, buna bir de yüksek düzeydeki memurlarla ilgili yumuşatılmış olsa da hâlâ bütün gücüyle süren korumayı da eklediğinizde hükümetin denetimi meselesi havada kalıyor. (Bir de Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu'nun yedi üyesinden birinin Adalet Bakanı, diğerinin onun müsteşarı olmasını ekleyince durum vahimleşiyor.)
O yüzden, kişisel olarak benim yeni anayasadan en büyük beklentim, gerçek bir kuvvetler ayrılığının tesis edilmesi ve bu kuvvetlerin sadece birbirini denetlemekle kalmayıp dengelemesi de.
Bugüne kadar uygulayageldiğimiz parlamenter sistem içinde kalarak bu dediğimin gerçekleşmeyeceğini biliyorum, o yüzden bu köşenin sürekli okurları benim sert kuvvetler ayrılığına dayanan Amerikan tarzı başkanlık sistemini savunduğumu biliyorlar zaten.
'Başkan'ı ve Meclisi (istenirse iki dereceli Meclisi) iki ayrı seçimle seçtiğimiz zaman ve parti disiplini içinde davranmayı anayasayla yasakladığımız zaman, sert kuvvetler ayrılığını devreye sokabiliriz ancak.
Ve bu ülkede gerçek bir kuvvetler ayrılığı bulunmadığı sürece, bugün yaşadığımıza benzer gerilimleri, krizleri ve hatta askeri darbeleri yaşamaya devam ederiz korkarım.