Anayasaya sinen ruh

Sağ siyasetçilerin özlemi, kuvvetler ayrılığı olmayan 1924 Anayasası'dır. 61 Anayasası'ndan şikâyetleri de 'iktidarı paylaşmak' zorunda kalmalarıydı. Bugün Erdoğan da aynı şeyden şikâyetçi. Taslağın ruhu da maalesef bu...

Meşhur sözdür, 'Hukuksuz özgürlük olmaz.' Olmaz, çünkü bu dünyada tek başımıza yaşamıyoruz, tersine dünyayı başka insanlarla ve canlılarla paylaşıyoruz. Öyle olunca da özgürlüklerin sınırsız olması diye bir şey mümkün olamaz. Dünyayı başka insanlarla ve canlılarla paylaştığımız için, biz insanlar bir araya geliriz ve bir arada yaşamanın hukukunu oluştururuz.
Yani, özgürlüklerimiz, oluşturduğumuz hukuktan kaynaklanır.
Anayasa oluşturduğumuz ilk hukuk metnidir. O bize bir çerçeve sunar. O çerçeveye uyan yasalarla gündelik hayatımızın her alanını düzenleriz.
Temelde bir anayasayı iki bölümlü olarak düşünebiliriz: Birinci bölümde kurucu ilkeler yer alır; ikinci bölümde ise düzenleyici ilkeler.
Kurucu ilkeler, dediğim gibi özgürlüklerimizin ortak alanıdır. Ama daha o alanın kapısını yeni açmışken, insan olmaktan kaynaklanan birtakım temel özgürlüklerimizin hangi şartlar altında nasıl kısıtlanacağını yazmaya başladığımızda, sözleşmemiz bireyler arasında bir sözleşme olmaktan çıkıp devletin varlığı ve hatta kutsallığı ön kabulüne dayalı bir pazarlık metni haline gelmeye başlar.
Henüz Adalet ve Kalkınma Partisi'nin metni ortada yok ama Prof. Dr. Ergun Özbudun ve arkadaşları tarafından hazırlanan taslağın 'kurucu ilkeler' bölümü, geçmişe göre önemli sayılabilecek ilerlemeler içerse bile maalesef bir pazarlık metni.
İnsan metni okuyunca şu hisse kapılıyor kolayca: Yeni anayasa yazarken bile eskisini kaldırıp bir kenara atamamışlar, o eski anayasadan etkilenerek yazmışlar bu yeni metni.
Anayasanın ikinci bölümü olan düzenleyici ilkelerle ilgili kısım ise bana göre demokrasiyi kuvvetlendirmiyor, tam tersine zayıflatıyor.
Bizzat ünlü Fransız düşünür Montesquieu tarafından ortaya atılan ve yerleşik bir kural haline gelen kuvvetler ayrılığı ilkesi, ülke yönetiminde gücün tek elde toplanmasını önlemek, diğer güçlerin onu denetlemesini ve dengelemesini sağlamak için vardır. Nitekim bizim 1961 ve 1982 anayasalarımız ile şimdi yazılmakta olan taslak da güçler ayrılığı ilkesini benimser. Ama bunu benimsemek yetmez, güçler ayrılığını hayata geçirecek 'düzenleyici ilke'leri anayasaya koymak da gerekir.
Bir demokraside, sivil ve örgütlü toplum, medya, baskı grupları, lobiler gibi 'informal' güçleri bir kenara bırakacak olursak, formel anlamda üç temel güç vardır: Yasama, yürütme, yargı.
Türkiye Cumhuriyeti, parlamentosu tarafından kurulmuş bir ülkedir ve geleneksel olarak parlamenter hükümet yöntemini benimsemişiz. Yani, hükümetler parlamento çoğunluğuna dayalı olmak zorunda.
Ama burada da kalmamışız, parlamentonun işleyişi de büyük ölçüde hükümete bağlı. Yani hükümeti oluşturan partiler, Meclis komisyonlarında çoğunlukta, Meclis gündemini büyük ölçüde hükümet veya onun partisi belirliyor. Muhalefetin veya tek tek milletvekillerinin yasa önerme yolu açık ama bunların yasalaştığı çok nadir görülüyor.
Parlamentonun hükümeti denetlemesi gerekiyor ama görevdeki hükümet Meclis çoğunluğuna sahip olduğu için bu denetim zayıf ve kırılgan koalisyon dönemlerinde, hatta çöken koalisyon dönemlerinde bile başarılamadı.
İşte anayasanın 'düzenleyici ilkeler' yoluyla kuvvetler ayrılığı dengesini kurması beklenirken elimizdeki metin bunun tam tersini yapıyor. Süleyman Demirel, 1979 sonunda kurduğu azınlık hükümetinin her sarsılışında 'Bulun 226'yı düşürün' derdi, şimdi o salt çoğunluğu (artık 276) bulmak da yetmeyecek, o 276 kişinin bir de Başbakan adayı üzerinde uzlaşması gerekecek. Geçmişten farklı olarak Cumhurbaşkanımızı halk seçecek, yani
o makamın artık bir demokratik meşruiyeti olacak ama Cumhurbaşkanının yetkileri bile zayıflıyor, yetki hükümete geçiyor.
Bizde demokrasi algısı zayıf sağ siyasetçilerin temel özlemi 1924 Anayasası'nın hükümet ve yönetme modeline dönmektir. Bu anayasa kuvvetler ayrılığını öngörmeyen, aksine kuvvetler birliğini getiren bir anayasaydı. 61 Anayasası'ndan Süleyman Demirel başta sağ siyasetçilerin temel şikâyeti, 'iktidarı paylaşmak' zorunda kalmalarıydı. Bugün Tayyip Erdoğan da aynı şeyden şikâyetçi.
Oysa kuvvetler ayrılığının lafta kalması, tam tersine kuvvetler birliğinin daha da pekişmesi, demokrasiyi güçlendirmez, zayıflatır.
Elimizdeki taslağın ruhu maalesef budur.