Avrupa'nın seçeneği yok

Türkiye'ye hayır yanıtının verilmesi Avrupa'nın zaten pek de fazla olmayan prestijini tamamen ortadan kaldırabilir.

Türkiye, 1987 yılında Avrupa Birliği'ne tam üyelik için başvuruda bulundu. Türkiye'nin bu başvurusu 1989 yılında geri çevrildi ama AB bu geri çevirme yazısında, Türkiye'nin AB üyeliğine 'ehil' olduğunu vurguladı.
1993 yılında AB gelecekteki genişlemeleri için bir dizi kriter belirledi. Kopenhag Kriterleri adı verilen bu kriterler belirlenirken, söz konusu ölçütleri tutturan her ülkenin AB'ye üye olabileceği özellikle vurgulandı.
1995 yılı sonunda Türkiye ile AB arasında 1963 Ankara Anlaşması'nın doğal sonucu olan gümrük birliğinin uygulanmasına resmen başlandı.
1997'de AB genişleme planlarını açıklarken Türkiye'ye aday statüsünü vermedi ama Türkiye'nin AB kapısında olduğunu da teyit etti.
1998'de AB zirvesi, komisyondan aday olmadığı halde Türkiye için de 'ilerleme raporu hazırlamasını' istedi. Türkiye, Kopenhag Kriterleri bakımından izlenmeye alındı.
1999 Helsinki zirvesinde AB, Türkiye'ye 'hedefi tam üyelik olmak üzere' adaylık statüsünü verdi.
2002 Kopenhag zirvesinde, Türkiye'nin hedefi tam üyelik olmak üzere aday statüsü bir kez daha teyit edildi ve Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin, -komisyonun hazırladığı ilerleme raporunda Kopenhag Kriterleri'nin yerine getirildiğinin saptaması durumunda- gecikmeksizin başlatılacağı yazıldı.
2004 yılı ekim ayında AB Komisyonu, Türkiye'nin Kopenhag Kriterleri'ni yerine getirme yolunda kritik eşiği aştığını ilan etti ve zirveye Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin açılmasını önerdi.
* * *
Bu kısa tarihi hatırlatmamın bir nedeni var: Bugünlerde gazetelerde okuduğunuz haberlerle kafanız fena halde karışmış olmalı, o karışıklığı biraz olsun gidermeye ve kısa değil de uzun vadeli bir perspektif vermeye çalışıyorum.
Yukarıda özetlemeye çalıştığım perspektiften bakınca, AB liderlerinin esasen Türkiye ile müzakereleri başlatmaktan başka bir seçeneği yok aslında. Bu saatten sonra Türkiye'ye hayır denmesi, Avrupa'nın zaten pek fazla olmayan prestijinin neredeyse tamamen ortadan kalkmasına yol açabilir.
Peki o zaman günlerdir süren bunca lakırdı, ardı ardına ortaya çıkan ve hepsi birbirinden kötü karar taslakları neyin nesi?
Onlar, açıkçası birer peşrev. Dün de yazdım, zirve kararında yer alacak ve bizim için en fazla önemi taşıyacak üç konu, 16 Aralık akşamı bizzat liderler tarafından yazılacak. Ne bugünlerde konuştuğumuz daimi temsilciler taslaklarında ne de ayın 13'ü ve 15'inde iki kez yapılacak dışişleri bakanları toplantılarında en önemli üç konuda bir taslak metin yazılacak.
Peki ne bu üç konu? Hemen söyleyeyim: Müzakerelerin başlaması ve müzakere tarihi ile ilgili kararlar, ilk iki kritik konu. Onları bir de müzakerelerin açık uçluluğu meselesi izleyecek.
Dikkat ederseniz Türkiye'nin kırmızı çizgileri de aslında bu üç konuya ilişkin; halen taslakta bulunan konuları Türkiye pazarlığa tabi buluyor ama en kritik üç konuda pazarlık yapmıyor.
Aslında doğrusu da bu. Başta anlattığım biraz daha uzun vadeli bir perspektiften bakınca, müzakerenin açılacağını da kesin sayabiliriz.
O zaman geriye iki mesele kalıyor. Tarih konusunu iki gün önce yazdım; şu anda görünen ekim ayı.
Peki ya açık uçluluk? Orada da Türkiye'nin kabul edebileceği cümle belli. Müzakerenin hedefinin tam üyelik olduğu vurgulanmalı ama müzakerenin doğasının da açık uçlu olduğu söylenebilir.