Bakalım ışıklar yanacak mı?

Geçen cumartesi akşamı İstanbul'da Sepetçiler Kasrı'nda Uluslararası Basın Enstitüsü Yönetim Kurulu üyeleri onuruna gazetemizin sahibi Aydın Doğan tarafından verilen yemekte Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bir konuşma yaptı.

Geçen cumartesi akşamı İstanbul'da Sepetçiler Kasrı'nda Uluslararası Basın Enstitüsü Yönetim Kurulu üyeleri onuruna gazetemizin sahibi Aydın Doğan tarafından verilen yemekte Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bir konuşma yaptı. Konuşma sonrası, Başbakan bir başka programı nedeniyle Sepetçiler Kasrı'ndan ayrılırken merhabalaştık, ben 'Hiç görüşemiyoruz' diye sitem edince Başbakan, "Bir an önce görüşelim, ama Ankara'da görüşelim" dedi.
Pazartesi sabahı Murat Yetkin, Ankara'da Başbakan'ın özel kalemine ve basın danışmanına gerekli başvuruları yaptı, cevap da gecikmeksizin geldi: Başbakan bizi perşembe akşamı saat 19.15'te Başbakanlık Konutu'nda bekliyordu.
Önceki akşam saat 19.00'da Konut'un kapısındaydık, içeriye girdiğimizde ise uzun bir bekleme listesiyle karşılaştık. Biz geldiğimiz sırada Başbakan Erdoğan'ın yanında Can Dündar ve Nebil Özgentürk'ün belgesel ekipleri vardı. Dündar ve Özgentürk, İETT için hazırladıkları bir belgesel için Erdoğan'la mülakat yapıyorlardı. Konu İETT olduğu için mülakat uzadı. O sırada bizim önümüzde Hollanda radyosu ve The Wall Street Journal gazetesi ile Alman ARD televizyonunun belgesel ekibi vardı. Belgeselcilerin işi yine uzundu ama Allah'tan Başbakan onların uzun çekimini dün sabaha bıraktı. Şimdi önümüzde sadece iki kişi kalmıştı.
Bu işte en şikâyetçi olan The Wall Street Journal'ın Türkiye'de mukim 'Büyük Ortadoğu ve Kafkasya-Orta Asya' muhabiri Hugh Pope'du; çünkü ona ayrılan süre kısaldıkça kısalıyordu. Beklerken yanımıza İstanbul milletvekili Egemen Bağış, Başbakanlık Başdanışmanı Prof. Dr. Nabi Avcı ve Başbakanlık Basın Müşaviri Ahmet Tezcan ile Tayyip Erdoğan'ın 'eli ayağı' diyebileceğimiz Mücahit Aslan geldi. Çay eşliğinde sohbet ederken Hugh, "10 dakikam var, muhtemelen tek bir konuyu konuşabileceğim, acaba hangi konuyu sorsam" diyordu.
Erdoğan'ın yanına girip çıktıktan sonra Avrupa Birliği'ni sormayı tercih ettiğini anladık. Şimdi sıra bizdeydi.
Başbakanlık Konutu'na sanırım en son Mesut Yılmaz'ın meşhur Türkbank yüzleşmesi için gitmiştim, yani aradan altı yıl ve üç başbakan dört hükümet geçmiş. Konut eskisi gibi ama Erdoğan'ın danışmanları geldiklerinde ciddi bir restorasyon faaliyeti yapıldığını, binanın restorasyon öncesi dökülmekte olduğunu söylediler.
Erdoğan konuklarını büyük yemek salonunun hemen girişindeki salonda kabul ediyordu; biz de oraya girdik. Fotoğraflar çekilir ve biz de ısınma sohbetleri yaparken konumuz yeşil çay, benim hâlâ sahip olmaya devam ettiğim fazla kilolar ve sigara alışkanlığıydı. Başbakan'ın herkese sigarayı bıraktırdığını, ilk iş olarak da cepteki paketleri topladığını bildiğimden, "İsterseniz vereyim, ama bırakmayı çok denediğim halde beceremedim" dedim, o da fazla üstelemedi. Yeşil çayın faziletleri konusunda ikimiz de aynı fikirdeydik; benim en azından uykularım düzeldi, artık vücuduma neredeyse hiç 'tein' ve 'kafein' girmiyor bu sayede.
Bu ısınma sohbetinden sonra mülakata geçildi, ki onu zaten okuyacaksınız. Mülakatın bitiminde, tam ayrılırken 'Bir kişisel ricada bulunabilir miyim' dedim Erdoğan'a ve devam ettim: "Ecevit'in başbakanlığı döneminde enerji darboğazı nedeniyle çıkarılan bir tasarruf genelgesi vardı, şimdi enerji fazlamız da olduğuna göre onu kaldıramaz mıyız? Böylece otoyollar ve en önemlisi İstanbul'daki köprü ayakları da aydınlatılmış olur."
Başbakan, bu genelgenin hâlâ yürürlükte olduğunu ilk kez duyuyor gibiydi. Hemen talimat verdi, Enerji Bakanı Hilmi Güler arandı. Ama maalesef ışıkları kapatan Hilmi Güler değildi. Ardından ondan bir söz aldım, ilgili genelgenin bulunup iptal edileceğine dair.
Aslında bir genelgenin ve benim o genelgeyle kişisel mücadelemin komik sayılabilecek bir öyküsü var, ama bu öyküyü birkaç gün sonra yazayım. Önce bir bakalım, ışıklar yanacak mı?