Bir hırsızlık öyküsü

İki ay kadar önce evde arabamın anahtarını bulamadım. Sokak kapısını açtım baktım: Arabam yerinde değildi! Hemen eşiminkine baktım o da yoktu!..

Bundan iki ay kadar önce, bir pazar sabahı kapımız saat 07.00 dolaylarında çalındı. Kapıyı çalan bir komşumuzdu. Köpeğimizi evin dışında bulmuştu, getiriyordu. Uyku sersemi kendi kendime kızdım, sandım ki köpeğimiz bütün gece sokakta kalmıştı.
Tekrar çıktım yattım ama içime de bir kurt düştü. Sahiden sokakta mı unutmuştuk hayvancağızı? Aklıma geldi ki, gece tuvalete kalktığımda köpeğimiz Merlin her zamanki gibi tam yolumun üzerine yatmıştı ve ben onun üzerinden atlamıştım. Ayağa kalktım, uykum kaçmıştı zaten, yürüyüşe çıkmak için hazırlandım.
Sokak kapısının yanına geldiğimde otomobilimin anahtarını aradım. Her
zaman koyduğum yerde değildi. Zaman zaman eşimin anahtarları ve cüzdanı yatak odasına getirdiğini hatırladım, yeniden yatak odasına döndüm ama orada da yoktu ne anahtar ne cüzdan. Eşim uyandı benim gürültüme, 'Anahtar ve cüzdanı bulamıyorum' dedim, 'Her zamanki yerindedir, ben dokunmadım' dedi.
Ama yerinde de yoktu. İşte o an, her şey birleşti kafamda. Sokak kapısını açtım, dışarı baktım: Arabam da yerinde değildi! Hemen eşimin arabasına baktım, o da gitmişti!
İnsanın evine girilmesi, hiçbir şey çalınmasa dahi korkunç bir his. Bizim evimize bu beşinci girilişi. Her girilişten sonra güvenliği biraz daha artırdık. En son alarm sistemine rağmen, alarmı bağırta bağırta ve kapıyı omzuyla kırarak girmişti hırsız. Dar zamanda çalabildiği bir cep telefonu olmuştu. Ondan sonra da güçlendirilmiş bir özel yapım çelik kapı almıştık.
Ama evinizde hangi güvenlik sistemi olursa olsun, önce sizin o güvenlik sistemiyle yaşamayı hayat biçimi haline getirmeniz lazım. Kapınızı sadece çekmemeli, üç kez kilitlemelisiniz ve mutlaka alarmı
kurmalısınız. O cumartesi akşamı eve geç gelmiştik, alarmı kurmayı ihmal etmiştik. Hırsız da, bize 'Açılmaz' denen ama sonra polislerin 'Ooo bunu açmak çocuk oyuncağı' diye niteledikleri sürgülü balkon kapısından girmişti. Neredeyse hiç başka yere bakmamış, ortada duran cüzdanımı ve kapının yanındaki çanakta duran iki otomobil anahtarını alıp gitmişti. (Yine ortada duran bir iPOD, bir yün hırka ve benim bir şapkamı da beğenmiş olmalı ki almıştı.)
İlk kez hırsızlar sadece evinize girilmesinin yarattığı atlatılması zor kirlenmişlik duygusunun üstüne bir de ciddi maddi hasarı eklemeyi başarmışlardı. Sonradan çevredeki bir güvenlik kamerası sayesinde ortaya çıktı, sabah saat 06.00'da, hava aydınlıkken girmişti hırsızlar ve fazla oyalanmadan da arabaları alıp gitmişlerdi.
Tabii polisler geldi. Ben bir gazeteci, üstelik bir de genel yayın yönetmeni olduğum için bir nevi VIP muamelesi gördüm. Ama hepsi bu. Kısa zamanda, eskinin bildik suç ve suçlu dünyasının gidip tamamen yeni bir sosyolojik olguyla, suçun bir anlamda tabana yayılmasıyla karşı karşıya olduğumuzu, polislerin de eskiye göre bir anlamda elinin kolunun bağlı olduğu gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuzu fark ettim.
Bana geçmiş olsun telefonu eden İstanbul Valisi Muammer Güler, yarı şaka yarı ciddi 'Siz o evden taşının' dedi. Ben taşınayım tamam ama benim yerime gelecek olan da vatandaş değil mi? Daha önceki bir hırsızlık sonrası da üst düzey bir Emniyet görevlisi bana tabanca almamı tavsiye etmişti. Suçu önlemenin başka yolları yok mu? 'Burjuvazinin yeni kaleleri' olan güvenlikli sitelerin dışında yaşayanlar güvenlik hizmetini nasıl alacak? (Hoş içindekilerin de çok güvende olmadığını polislerin anlattığı bazı öykülerden öğrendim.) Belinde silah taşıyanlar güvenli mi?
Bu renkli öykünün devamı yarına...