Bu resme iyi bakın

Kahvede konuşulması bile ayıp konular, gazete köşelerine taşınıyor. Yok efendim erler eğitimsizmiş, subay ölmüyormuş...

Hürriyet'in birinci sayfasında, dün toprağa verdiğimiz şehit yarbay Melih Gülova'nın bir resmi vardı, bir elinde bir bardak çay, öteki elinde sigara, başında kasket, yanında herhalde iki korucu, onlar elde silah ve telsiz, büyük olasılıkla uzun bir keşif/devriye veya operasyon görevi sonrası, yorgunluk gidermek için oturmuşlar, bu arada hatıra olsun diye o resmi de çektirmişler.

FOTOĞRAF: ERTAN KORKMAZ / DHA
Bu fotoğraf, Doğu ve Güneydoğu'da, bazen de Türk-Irak sınırının öte noktalarında terörle mücadelenin nasıl ve ne şartlarda yapıldığını
gösteren minicik enstantanelerden biri.
Geçen hafta Tunceli'deki karakola saldırı olduktan sonra karakolun bulunduğu yerin fotoğraflarını yayımladı gazeteler, pek çok kişinin sadece sarp dağları gösteren ve dağlar içinde bir noktayı karakolun yeri olarak işaret eden o resme bakıp 'Vay be' dediğine tanık oldum, 'İnsanlar nerelerde görev yapıyorlar.'
Yaa, mesele de bu zaten: İnsanlar nerelerde görev yapıyorlar.
***
Kahvede konuşulması bile ayıp olan bazı konuların gazete köşelerinde dile geldiğine tanık oluyoruz.
Yok efendim erler eğitimsizmiş ve onlar ölüyormuş, hiç subay ölmüyormuş...
Kimse ölmesin elbette. Ama kulaktan dolma bu lafları yazanlar, hayatlarında bir kez olsun, bu mücadelenin yapıldığı asıl alanlara, Hakkâri'nin, Çukurca'nın, Şırnak'ın dağlarına gittiler mi, bir kez olsun Cudi'de, Gabar'da, Allah'ın dağının tepe noktalarında kar kış demeden elde termal dürbün etrafı gözetleyenleri, o ücra yerlerdeki birliklerden biri 'temas' sağladığında hemen helikoptere atlamak üzere hazır bekleyen askerleri ve onların subay-astsubayıyla ilişkisini birinci elden izlediler mi?
***
Bir seferinde, sınırın sıfır noktasında konuşlu bir bölüğü ziyaret etmiştik helikopterlerle. Helikopterin konabileceği bir küçük düzlük bile yoktu, yarım metre mesafeden aşağı atlamıştık. Oraya biz bir hayli lüks biçimde ulaşmıştık, orada taşların üzerinde yatarak görev yapan askerler ise yürüyerek gelmişlerdi. Çünkü PKK da yürüyordu. Çünkü PKK, termal kameradan kurtulmak umuduyla eksi 20 derecede bile kendini buzlu suyla ıslatıyor, o bölgeden içeri öyle sızmaya çalışıyordu.
***
Silopi'ye aslında kuş uçuşu çok yakın bir noktada olan, Cudi Dağı'nın başlangıç noktası sayılabilecek bir yerde Türkiye'nin 'Siyahkaya' diye bir karakolu var. Bu karakol 1996'yı 97'ye bağlayan yılbaşında çok büyük bir saldırıya uğradı. Karakoldakiler baktıklarında Silopi'deki tugayı görebiliyorlardı aslında ama o tugaydan karakolun yakınına bir tankın gelmesi 2 gün sürdü. Tank gelene kadar canlarını dişlerine takıp savaştılar karakoldaki askerler. Çok sayıda şehit verdiler ama PKK'yı püskürttüler, sonra da Irak içlerine girip saldıran grubu izlediler, onları yok ettiler. Bütün bu operasyonun başında bir tuğgeneral vardı, boş vakitlerinde tenis oynayan, şehirli değerlerle büyümüş, bir yılbaşı balosunda eşiyle dans etmeyi çok seven. Ama o günlerce elinde G3'ü, askeriyle dağda yattı kalktı ve operasyonu tamamladı.
***
Şehit yarbayın resmine ve o resimdeki yorgunluğa ama tatmin duygusuna iyi bakın. Bu görev, nerede ne şartlarda ve ne fedakârlıklarla yapılıyor iyi görün.
Diyeceksiniz ki, 'Ama bu onların görevi, onların seçimi.' Elbette öyle. Herkesin kendine göre bir görevi var, herhalde herkes de kendi görevini en iyi yapmaya çalışıyor. Birisi dağda yapıyor görevini, ötekisi klimalı odasında masasında. Biri diğerinden daha önemli veya önemsiz sayılamaz, herkes her görevi de yapamaz.
Ama en azından, böylesi zor şartlarda görev yapan insanları rencide etmeyelim, onları küçük görmeyelim, onlara gereken saygıyı gösterelim.
***
Tanıdığım dağ komando tugay komutanlarından biri bana bir seferinde, 'Ah' demişti, 'Bu yaz Bodrum'da askeri kampta korumaları falan atlattık bizim hanımla ve sokakta dondurma yedik. O günü unutamam.'
Çünkü PKK o komutanı ve ailesini hepsinin ayakkabı numarasına kadar biliyor, tanıyordu.
O komutan şimdi emekli ama hâlâ etrafında beş korumayla hayatına devam etmek zorunda.
O dondurma kaçamağında kendini 'normal' ve daha önemlisi 'özgür' hissetmişti tuğgeneral.
Evet, o resme iyi bakın.
Benim o resimden haddim olmayarak çıkardığım bir ders var: Herkes görevini yapsın ama kendi görevini yapsın ve iyi yapsın, başkasının görevini,
o görevin şartlarını ve fedakârlıklarını hiç bilmediği halde 'Ben daha iyi yaparım' diye ortaya çıkmasın.