Bundan sonra ne yapılmalı?

Terör örgütü değişen şartlara ayak uydurdu. Sınır tam olarak kontrol edilmeli, asıl mücadele ise yurtiçinde yürütülmeli.

Yıl 1993. Cumhurbaşkanı Turgut Özal bir yurtiçi gezide. Kara haber akşam saatlerinde geliyor. Hakkâri Çukurca'da bir karakola saldırı olmuş, çok sayıda şehit var. Özal hemen gezisini bitiriyor, talimatı veriyor: Yarın sabah karakola gidiyoruz.
Özal ve beraberindekileri taşıyan uçak sabah doğru Diyarbakır'a uçuyor. Diyarbakır'da dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhittin Fisunoğlu, Jandarma
Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis ve diğer komutanlarla bir araya geliniyor.
Hemen helikopterlere geçiliyor ve henüz kan izlerinin durduğu karakola gidiliyor.
O gün Orgeneral Doğan Güreş, karakolun bahçesinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a bir brifing veriyor. Özal'la birlikte gezide olan birkaç gazeteci de brifingi izliyor ama 'Çok gizli' kayıtlı bu brifingi yazmamaları isteniyor.
Oldukça uzun ve ayrıntılı birifingin özeti şu: Sınırı görüyorsunuz, zaten biliyorsunuz. Biz bu sınırı tutamayız, kimse de tutamaz. Bu karakollar bir savaş veya düşük yoğunluklu savaşa karşı sınırı tutmak için değil, kaçakçılığı önlemek veya caydırmak için yapılmış karakollar. Bizim gerçek bir sınır güvenliği için ya sınırı geri çekmemiz lazım ki bu söz konusu olamaz veya sınırı ileri ötelememiz, yani dağların Irak tarafındaki eteklerine kadar götürmemiz lazım.
Bu brifing, Türkiye'nin PKK ile mücadelesinde bir dönüm noktasını temsil ediyor. Bu birifingden sonra, Türkiye askeri stratejisini baştan sona değiştiriyor. Yeni stratejinin iki önemli ayağı var: 1. Saha hâkimiyetini ele geçirmek, yani bölgeyi insansızlaştırıp PKK'nın içeriden lojistik almasını engellerken, bölgeye asker yığıp PKK'yı hareket edemez hale getirmek, savaşta inisiyatifi ele almak; 2. Önleyici savaş (pre-emptive) uygulayıp, sınırın Irak tarafında derinliği coğrafyaya göre değişen bir tampon bölge oluşturmak, bu bölgeyi de alan hâkimiyetinin parçası olarak görmek, PKK'lı grupları onlar saldırmadan yakalamak, yok etmek.
Türkiye'ye 90'lı yıllarda teröre karşı askeri üstünlüğü getiren strateji bu. Bu stratejinin 6-7 yıl boyunca başarıyla ve her türlü fedakârlıkla uygulanması sonucunda Türkiye, Suriye'ye o baskıyı yapacak ve Apo'yu bu ülkeden çıkartacak güveni kendinde buldu. Yoksa hatırlayın, Bekaa'yı vurmaktan Suriye ile savaşa girmeye kadar pek çok öneri, bugünkü sınır ötesi operasyon önerisi gibi senelerce hükümetleri sıkıştırdı, tartışma gündeminde kaldı. (Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanlarından Havacı Orgeneral Çörekçi, bir seferinde 'Bana kalsa atlar uçağa Bekaa'yı bombalardım' demişti ve epey bi olay olmuştu Türkiye'de.)
Bugün, dün de anlatmaya çalıştım, 90'lı yıllara göre çok farklı bir terör ortamındayız. Terörün yapılış biçimi de, teknolojisi de farklı. O yüzden farklı bir mücadele biçimi de gerekiyor. Bir kere terörün yapılış biçimi, TSK'yı ister istemez pasif konuma düşürüyor. Alan hakimiyeti sürse dahi (ki sürüyor) Amerikalılar'ın IED (Improvised Explosive Device)
adını verdikleri uzaktan kumandalı patlayıcılarla yapılan sinsi saldırılar, eskinin 'pusu'larına veya sıcak temaslarına hiç benzemiyor. TSK geçen haftalarda Tunceli ve civarında kapsamlı bir operasyon yürüttü ama çok az sıcak temas sağlandı, onda da bir-iki kişilik grupçuklarla.
Bu çeşit bir savaşta inisiyatifi ele almak nasıl mümkün olur, bunu bilmiyorum.
Dünya terör uzmanları da bilmiyor açıkçası, herkes ilk akla geleni söylüyor, daha iyi istihbarat gerektiğini... Ama PKK, 'istihbarata karşı koyma'yı iyi beceren bir örgüt, şimdilerle küçük ve kendi inisiyatifini kullanabilen 'tim'lerle terör yapıyor.
Kuşkusuz şu yeni taktikte PKK'nın en önemli adamları 'bombacı'lar. Yani, bomba düzeneğini hazırlayan, düzenek hazırlama eğitimi veren adamlar. Onlardan sonra da bombayı yerleştiren ve yerleştirilecek yerde keşif-istihbarat çalışması yapanlar geliyor.
Bölgede askerlerimizin kullandığı binlerce kilometrelik yol ağının 24 saat kontrolü imkânsıza yakın bir görev. Havadan ikmalle, zırhlı ve devrilmesi güç araçlar kullanılarak bazı önlemler alınabilir belki. Bir de 'jammer' denen cihazlarla uzaktan kumanda düzeneklerinin kullanılamaz hale getirilmesi ihtimali var ama bu teknolojinin ne kadar güçlü olduğu henüz tartışmalı. Kaldı ki PKK'nın sivil araçlara saldırması da an meselesi.
O zaman ne yapmalı?
Birinci yapılması gereken, her şeye rağmen sınırın tam olarak kontrol edilmesi olmalı. Anlaşılan, önceki akşam yapılan terör zirvesinde, sızmalara karşı sınırın her iki tarafına yönelik yeni önlemler alınması kararlaştırılmış. Bu önlemler eğer iyi uygulanma şansı varsa sızmaları çok azaltacaktır.
Ama istihbarat örgütlerinin iki yıldır, 'PKK yurtiçine büyük miktarda (tonlar seviyesinde) patlayıcı soktu' uyarıları hatırlanmalı. Yani, aslında yapılması gereken mücadele gerçekten yurtiçinde artık. Bu mücadelenin de yüksek teknolojiyle, iyi işleyecek asker-polis işbirliğiyle ve mutlaka ve mutlaka yeni şehitler verilmesini önleyecek şekilde yapılması gerek.
Mücadelenin şu veya bu sebeple siyasi ranta çevrilmesi veya çevrilmek istenmesi Türkiye'ye yapılabilecek en büyük kötülük olur.