Çaresizlik ve sessizlik

İçiniz öfke doluyor. Ama o öfkenin akabileceği bir mecra yok. Çaresizsiniz. Ve istemediğiniz halde sessizsiniz.

İçiniz öfke doluyor. Ama o öfkenin akabileceği bir mecra yok. Çaresizsiniz. Ve istemediğiniz halde sessizsiniz.
Size bir ümit verebilir mi, bilmiyorum ama yalnız değilsiniz. Hatta bir klişeyle söyleyeyim, siz sessiz çoğunluğa dahilsiniz. Siz, evet siz,
aslında bu ülkede her şeyi değiştirebilecek çoğunluksunuz.
Acı olan şu, varlığımızı Hrant Dink ırkçı bir cinayete kurban gittiğinde hatırlıyoruz.
Bu ülke, yabancı korkusuyla beslenen, izolasyonist, kolayca elini silaha uzatabilen, fikir tartışmasındansa kaba kuvveti her seferinde tercih eden, milliyetçiliği kendisinden başkasına bırakmayanlara kalamaz, kalmamalı.
Peki çare ne? İnanın bilmiyorum. Burada oturup siyasi parti kurmayı veya bu türden başka bir şeyleri önerecek değilim. Ama kendimi en son bu kadar çaresiz Sivas'ta insanlar canlı canlı yakıldığında hissetmiştim.
Bugün de aynı durumdayım:
İçim öfke dolu ama öfkemi içime akıtmaktan başka yapabileceğim hiçbir şey yok.
***
Bu memlekette densizliğin ve ayıbın sınırı yok. Daha Hrant'ın bedeni kaldırımda yatarken birileri televizyonlarda, 'Şimdi Ermeni tasarıları engellenemez' diyordu. Allah aşkınıza, adam daha orada yatıyor. Biraz saygı lütfen.
Hrant'ın ölümünün üstünden 24 saat geçmeden birileri inanmak istedikleri şeyi dillendirmeye başlamıştı bile: "Bu cinayeti Ermeni lobisi işletti." Ya katilimiz 'tosun' gibi biri çıkarsa, mesela bir Ülkü ocağının uzun zamandır eylemli üyesiyse ne yapacaksınız, ne diyeceksiniz?
Diyor ki Erkan Mumcu, Asala terörü zirvedeyken bile bizim Ermeni yurttaşlarımıza fiske dahi gelmemiş, evinin önüne taş atan olmamış.
Acaba Erkan Mumcu o yıllarda hangi ülkede yaşıyormuş? Bakırköy'de, Kurtuluş ve Feriköy'de oturan Ermenilere hangi mektuplar gitmiş,
o yıllarda kaç Ermeni çareyi Türkiye'den kaçmakta bulmuş? Bu memleketin bir 'Azınlıklar Tali Komisyonu' yok muymuş, bu komisyonun tek işi Rumları, Ermenileri bu ülkeden kaçırtmak için çareler aramak değil miymiş?
***
Hrant'ın cansız bedeninin yere düştüğü yere en çok 300 metre mesafede, katilinin de kaçarken kullandığı Süleyman Nazif Sokak'ın üzerinde bir Ermeni okulu var.
Bir kış günü, kar yağıyor. Ermeni çocuklar beden eğitimi dersi için kar altında bahçedeler ve 'öğretmen'leri onlara bir marş söyletiyor:
"Hoşgelişler ola Mustafa Kemal Paşa..."
Karşıdaki bir binanın camından dehşet içinde izliyoruz bu manzarayı. Toplama kampı mı, okul mu, belli değil.
***
Kendimizi bir yalana inandırmışız: Biz hoşgörülüymüşüz.
Hoşgörünün bir damlasına sahip olsak Hrant'ın ardından bu yazıları yazıyor olmaz, onunla kadeh tokuşturuyor olurduk.
Irkçılığımızı, hepimizin içindeki uykuya yatmış ve kafasını kaldırmayı bekleyen faşisti bir türlü kabullenemiyoruz.
Geçmişte yaptıklarımızın ve bugün yapageldiklerimizin bazılarının hiç de gurur duyulacak şeyler olmadığını bize hatırlatmalarına bile tahammülümüz yok.
Bu şiddetli inkâr halinin, gerçekle yüzleşememe halinin, yalanda yaşamayı seçme halinin psikolojide çeşitli isimleri var. Milletçe bu hastalıktan mustaribiz.
Çaresiziz ve sessiziz.
Örfkemizi içimize akıtmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok.
İşte bu çaresizlik yok mu, esas o öldürüyor insanı.