Çekip gitmeyi istemek

Say'ın uğradığı sansürün baş sorumlusu hükümet, ama tek sorumlu değil. Sanatsal yaratı ve ifade özgürlüğünü ya savunmazsınız, ya savunursunuz...

Bir bayram sabahına en uygun konu bu sayılmayabilir ama hangimiz zaman zaman çekip gitmeyi istemedik ki? Evden çıkıp gitmeyi, evlilikten çıkıp gitmeyi, hayatının ağır yükünden çekip gitmeyi ve bazen de ülkeden çekip gitmeyi.
Bunlar çok kişisel şeyler, gitmek veya kalmak da kişisel kararlar. İlla arkasında çok büyük sebepler bulunması da gerekmiyor.
Ama Fazıl Say, 'Gidebilirim' veya 'İçimden gitmek geliyor' gibi bir cümleyi söylediğinde durum değişiyor. Çünkü kişisel bir karar alıp yurtdışına yerleşmekle, 'Ben artık burada yaşayamıyorum' demek arasında bir fark var. Hele hele bunu söyleyen, doğal olarak bu topraktan, bu kültürden beslenen biri, bir sanatçı olunca.
Fazıl Say'ın haklı olup olmadığını, bunu söyleyerek şımarıklık edip etmediğini, yaptığının kişisel reklamı olup olmadığını tartışan yazarlar oldu. Bence bunlar anlamsız tartışmalar. Meseleyi getirip Fazıl Say'ın kişiliğine bağlamak, yapmamız gereken esas tartışmayı kaynatmaktan başka bir şey değil.
Mesele, Ertuğrul Günay'ın sözlerine herhangi bir olumlu veya olumsuz anlam yüklemeden söylüyorum, sanatçının kendini toplumuna yabancı hissetmeye başlaması meselesidir.
Bu ülkede, örneğin her sabah duş yapıp sokağa çıkanlar, araştırmalara göre sahiden küçük bir azınlık. Sabahları çay yerine başka bir sıcak içeceği tercih edenler de öyle. Piyano çalanlar daha da küçük bir azınlık. Piyanoyu dünya çapında çalanlar ise bir elin parmakları kadar.
Yani Fazıl Say, belki doğduğu günden beri bu toplumda azınlıktı. Hele hele Türkiye'de klasik müzikle bu seviyede uğraşmak, biraz da halka rağmen yapılan bir şey olduğu için, minicik bir gruba mensup olduğunu ona bir dakika bile unutturmuyorduk.
Ama Fazıl Say bunu biliyordu, hayatının her anında hissediyordu ve yine de bu toprakları terk etme imkânı önünde gündelik bir seçenek olarak dururken bile burada aramızda yaşıyordu.
O yüzden bugün onu isyan noktasına getiren durum üzerinde, onun bu sorununu bir yabancı gazete aracılığıyla da olsa bizlerle paylaşmasına neden olan ağır durumu konuşmalıyız.
Orhan Pamuk giderken veya Hrant Dink gitmemeyi seçip öldürüldüğünde konuşmadığımız bir konu yüzünden bugün Fazıl Say'ı konuşuyoruz.
O konu da, sanatçının özgürlüğü konusu. Sanatçının (ve elbette vatandaşın da) özgürlüğünü kıstığınızda, onu konuşamaz, düşünemez, yaratamaz hale getirmek için mahalle baskısı dahil her türlü baskıyı kurduğunuzda, bu ortamı bizzat yarattığınızda veya yaratılan ortamı gördüğünüz halde onunla mücadele etme kararlığını göstermediğinizde, Dengir Fırat gibi siyasetçiler, 'Giderse gitsin, cehenneme kadar yolu var' demeye varan demeçler verebilir hale geliyorlar.
Oysa özgürlük bence mutlak bir şeydir, ya vardır ya yoktur. Bazıları için var, bazı durumlar için var, bazıları için yok, bazı durumlar için yok denemez, olamaz. Özgürlüğün olduğu ortam, sadece yasaların belirlediği bir ortam değildir, o ortam aynı zamanda özgürlüklerin kullanılmasının kimseyi rahatsız etmediği ortamdır.
Hemen gelecek itirazı duyuyorum: 'O, 1 milyon Ermeni 30 bin Kürt öldürüldü, diyecek, biz onu eleştirmeyecek miyiz?' Eleştirebilirsiniz elbette ama eleştirilerimizi o kişiyi 'vatan haini', 'Türk düşmanı' gibi sıfatlarla tanımlanan noktalara kadar vardırmamak şartıyla. Sözlüklerimizden 'hain' ve 'düşman' kelimelerini çıkarabilsek, birbirimizle konuşurken hoşumuza gitmeyen sözler duyduğumuzda vatan sevgisi veya milliyetçilik tekelinin kendimizde olmadığını bilerek cevap versek, sorunlarımızın önemli bir bölümü ortadan kalkacak.
Fazıl Say'ın çıkışı elbette siyasi bir çıkıştır. Onunla aynı siyasi görüşe sahip olmayanların Say'la empati kurmaya hiç uğraşmıyor olması bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ama Fazıl Say böyle bir isyan noktasına geliyorsa, onu isyan ettiren sosyal ortamda bir yanlışlık olduğunu görmeliyiz ve aslında o ortamı konuşabilmeliyiz.
* * *
Say'ın bir eserinin uğradığı sansürün baş sorumlusu hükümet olmakla birlikte tek sorumlu değil.
'Efendim sansür eserin özüne ilişkin değildi, bir sinevizyon gösterisineydi' diyenleri duyar gibiyim. Hayır, eğer Say o eser icra edilirken ekranda gösterilecek şeyleri 'eserinin bir parçası' sayıyorsa, bize düşen o bütünlüğe saygı göstermek, sanatçının sanatını icra hakkını kıskançça savunmak, bütünlüğü zedelenen eserin icrasını o bütünlük sağlanana kadar ertelemektir.
Sanatsal yaratı ve söz söyleme özgürlüğünü ya savunuyorsunuzdur ya da savunmuyor. Yarım hamilelik olmaz.