Çevreyi merkeze taşımak

Çağlayan veya İzmir mitinginde bayrak sallayanların acaba ne kadarı 50'lerden sonra şehre göçenlerin çocuklarıydı?

Bu köşenin sürekli okurları, son dönemde sıklıkla ama öteden beri zaman zaman zamanında Prof. Dr. Şerif Mardin tarafından ortaya atılmış, Prof. Dr. İdris Küçükömer tarafından da kullanılmış bir analiz yöntemine başvurduğumu hatırlayacaklar.
Buna göre, Türkiye'de Osmanlı'dan beri işleyen bir merkez-çevre çelişkisi veya ilişkisi var. Ben de, Türkiye'de toplumu iç içe geçmiş çemberler gibi düşünmeyi öneriyorum ve bizde 1950'den beri süren çok partili siyasette, siyasetin başlıca görevinin toplumun en dış çemberlerinden daha iç çemberlere doğru mümkün olduğunca daha çok insan taşımak olduğunu söylüyorum.
O yüzden Türkiye'de her devrin yarattığı zenginler ve yeni orta sınıflar var. Bir dönem İstanbul'da sırf bu siyasi-ekonomik gelişmeyi göstermek için günlük turlar düzenlemeyi ve tur rehberi olarak, 'Şu mahalle Demokrat Parti, bu mahalle Adalet Partisi, bu mahalle ANAP dönemi zenginlerinin mahallesi' demeyi, aynı şeyi o dönemlerin orta sınıflarının kurduğu mahalleler için de yapmayı ciddi ciddi düşünmüştüm. Aslında aynı şeyi gecekondu mahalleleri için de yapmak mümkün. İstanbul'un son 50 yıllık tarihi aynı zamanda Türkiye'nin de tarihi gibi okunabilir ve 50 yıl öncenin gecekondu mahallelerinin bugünkü hallerine bakılabilir.
Ben bu analizi söylüyorum ve özellikle geçen hafta ile bu hafta başında üst üste birkaç kez yazdım, sanıyordum ki, benden ve okuyucularımdan başka konuyla ilgilenen yok. Önceki gün tatlı bir sürpriz, Milliyet'te Taha Akyol'un köşesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın konuyla ilgili sözlerine rastladım. Bakın ne diyor Başbakan:
"Biz periferideki, çevredeki insanlarımızı ekonomik ve kültürel olarak da merkeze taşıma misyonunun partisiyiz. Onun için 'adalet' diyoruz, 'kalkınma' diyoruz. Çağdaşlaşmanın toplumsal motoru budur. Merkez ile çevre arasında ekonomik ve kültürel farkların aşılması; hak eşitliğinin geliştirilmesi, siyasi alanda demokratik temsilin güçlendirilmesi; çağdaşlaşma bu değil mi?"
Sonra devam ediyor:
"İşte merkez ile periferiyi birleştiriyoruz. Belediye başkanıyken buna çalıştım, başbakan olarak da buna çalışıyorum! Türkiye'nin bütünlüğü böyle güçlenir."
* * *
Toplumlardaki gelişmelerin, sosyo-ekonomik ilerlemenin dümdüz bir çizgide ve hep ileriye doğru olmadığının, uzun dönemli eğilim ileriye doğru olsa bile değişimin hızlı yaşandığı ülke ve şehirlerde zaman zaman geriye gidişler de olabildiğinin kanıtı yine İstanbul'un sosyal ve kültürel tarihinde bulunabilir.
Kendi çocukluğumdan beri, 'İstanbul'un eski İstanbul olmadığı' yolunda sözler duyarım. 'Eski' İstanbul'u bizzat yaşamadığım, Boğaz'daki vapur kaptanlarının tek tek yolcularını ismen tanıdığı veya vapurlarda çayın papyonlu garsonlar tarafından servis edildiği, özel araç sahiplerinin isim isim sayılacak kadar az olduğu, bütün erkeklerin takım elbise kravat ve tıraşlı bir yüzle, bütün kadınların ise tayyörlü olduğu dönemi kendi gözlerimle görmediğim için bir değerlendirme yapamıyordum ama 'Sonradan görmelik' veya 'İstanbul'u bozan o göçmenler'in ne ve kim olduğunu kafamda kavramlaştırabiliyordum.
Benim gençliğimde bu değişim daha da hızlandı. Köyden kente göç, kentlerimizin yüzünü değiştirdi, az önce sözünü ettiğim sosyo-kültürel geri gidişe, yani 'İstanbul artık eski İstanbul değil' duygusuna yol açtı.
Ama meseleye 'bizim' açımızdan değil de, 50'lerden beri İstanbul'a gelenler açısından baktığımızda ise gerilemeden değil de ilerlemeden söz etmek gerekiyor. Ve bu anlamda o kitlelerin, ki onlar genellikle siyaseten muhalif, yani merkez sağ partilere oy veren kitleler, sisteme entegre olduklarını, periferiden merkeze yolculuklarına başladıklarını görüyoruz.
Çağlayan veya İzmir mitinginde bayrak sallayan kadınların acaba ne kadarı 50'li, 60'lı, 70'li ve hatta 80'li yıllarda şehre göçmüşlerin çocukları veya torunlarıydı?
Her hızlı değişim bir gerilemeyi de beraberinde getirdiği için tepkisi de oluyor elbet.