Çıksın artık sesimiz

Cuma günü Hrant öldürülmüş, gözyaşlarımı tutamadığım için doğru dürüst çalışamıyorum bile. </br>O sırada telefon çalıyor, karşıdaki ses 'Size' diyor...

Cuma günü Hrant öldürülmüş, gözyaşlarımı tutamadığım için doğru dürüst çalışamıyorum bile.
O sırada telefon çalıyor, karşıdaki ses 'Size' diyor, 'Bir koruma tahsis edildi, birazdan gelecek haberiniz olsun.' Ne dendiğinin tam idraki içinde değilim, 'Peki' diyorum, 'Gelsin.'
Cuma akşamından beri bir koruma polisiyle birlikte yaşıyorum. Ne kadar
sürecek bu, bilmiyorum. Ama inanın, insanın bir koruma polisinin olması bile yeterince tedirgin edici bir şey.
Günlerdir soruyorum, 'Özel bir istihbarat mı var, nedir' diye, hep, 'Hayır' diyorlar, 'Tedbiren verdik korumayı.'
Koruma polisi tecrübesi olanlara soruyorum. Söyledikleri şu: 'Bir örgüt seni öldürecekse öldürür, bak Çetin Emeç koruma görevlisi olan şoförüyle birlikte öldürüldü. Ama koruma görevlisi seni Ogün Samast türü eli silahlı serserilerden korur, etkili olur, caydırıcı olur.'
Peki ama ne yapıyorum ki ben?
Bugün toprağa vereceğimiz sevgili dostum Hrant ne yapıyordu ki?
Ne yaptı Hrant da öldürüldü, ben ne yaptım (veya yapmadım) da hayatımı koruması için yanımda bir polisle dolaşıyorum?
İnanın bana insan bir tuhaf oluyor. Hrant neden yurtdışına gitmedi? Bir sefer beraber bulunduğumuz bir masada ona 'git' dendiğini duymuştum, lafa karışmadım ama 'Bir şey olmaz, neden gitsin ki' diye düşünmüştüm içimden. Ama bakın, 'bir şey' oldu, hem de çok fena bir şey oldu, artık Hrant yok.
İlk günden beri söylüyorum, Hrant'ın öldürülmesi, başka her şeyden önce ırkçı bir cinayettir, diye. Ancak cinayeti işleyenlerin ırkçı karakteri, onların Ermeni olmayan birini öldürmesine engel değil bence.
Çünkü Türkiye'de son dönemde bütün fikir tartışmaları vatana ihanet-vatana sadakat noktasına geliyor nasıl oluyorsa. Birileri açısından 'vatan hainliği' tartışmasız olan veya 'Türklüğe hakaret ettiği' mahkeme kararıyla sabit insan da kolayca yine aynı ırkçıların cinayetine kurban gidebilir.
O zaman başa dönüyorum: Sonunda öldürülmek de bir ihtimalse, bu yaptığıma devam etmek doğru mu?
Çok kişisel gibi gözüküyor başta ama değil. Özgürlükleri ve Avrupa Birliği perspektifini savunmanın bedeli öldürülme ihtimali olunca, yani kişisel bir meseleden değil toplumun tamamı için iyi olduğunu düşündüğüm bir konudan hareket edince iş değişiyor.
Cuma günü, Hrant'ın ölüm haberi duyulduktan kısa bir süre sonra yakın bir arkadaşım aradı, infial halinde, "Yazmayın" diyordu, "Yarın sütunlarınızı boş bırakın ve oraya da 'Korkuyoruz' yazın."
Korkuyor muyum bilmem ama tedirginim. Öyle, 'Biz bedenimizi Allah'a teslim etmiş, ölümü kabullenmiş insanlardanız' diyenlerden değilim. Tam tersine bu dünyada kalabildiğim kadar çok kalmak, çocuğumun büyüdüğünü görmek, onunla geçirebildiğim kadar çok vakit geçirmek istiyorum.
Aynı arkadaşım, "Gidelim" diyordu, "Amerika'dan ve onun dünyaya açtığı belalardan en uzak yere, mesela Yeni Zelanda'ya gidelim, yerleşelim."
Kaçmak... Bu, tam da o 'Kurtlar Vadisi' kalabalığının, lümpen milliyetçilerin istediği şey değil mi?
Peki kalmanın bedeli ne? Yanınızda bir polisle dolaşmak, tedirginliği hep yaşamak.
Bir yanım, 'Git' diyor, 'Bırak bu işleri, bir zamanlar Mesut Yılmaz'ın dediği gibi sanat yazarı veya spor yazarı ol.' Öteki yanım, 'Bu tam da onların istediği şey' diyor, 'Sen korkacaksın, ötekisi korkacak ve sonunda söz söyleyen kimse kalmayacak.'
Ülkemin geleceğine inanmasam, güvenmesem, daha demokratik, daha insan haklarına saygılı, daha yaşanılası bir ülkeyi kuracağımıza inanmasam, güvenmesem belki başka türlü düşünürdüm.
Ben kalıyorum. Burası benim vatanım. Bu vatanı ben en az onlar kadar seviyorum.
Üstelik yalnız olmadığımı da biliyorum. Daha iyi bir Türkiye isteyen bizler aslında bu toplumda çoğunluğuz. Sadece sesimiz çıkmıyordu yeterince.
Şimdi zaman, korkup kaçmanın değil tam tersine sesleri yükseltmenin zamanı.
Çıksın artık sesimiz.
Çıksın artık, Türkiye'yi dünyadan izole etmek isteyenlere karşı sesimiz.