Çoğunluk baskısı ve zümre mücadelesi

Eskiden toplumda görünmeyen sınırlar vardı, kimse sınırı geçmezdi. Artık öyle değil.

Önüne gelene 'Sen de haklısın' diyen Nasrettin Hoca'ya benzemek pahasına bazı gözlemlerimi yazıyorum, bunların bugünün ve yarının Türkiye'sini anlamak için önemli olduğuna inanıyorum.
Bir yanda, kendilerini azınlık (yüzde 30?) olarak görmeye başlayan ve çoğunluğun (yüzde 70?) din temelli baskısına maruz kalmaktan, hayat tarzlarından taviz vermek zorunda kalacaklarından endişe eden geniş kesimler...
Öte yanda, inançlarından ötürü ve kimliklerinden ötürü düne kadar baskı altında olduğunu, 'mazlum' olduğunu düşünen geniş kesimler.
Geçmişte, daha doğrusu nisanda yapılan Cumhuriyet mitingleri sonrasında bu tartışma başladığında, meselenin bir yanının da 'zümre mücadelesi' olduğunu söylemiştim. Bu görüşüm hâlâ değişmedi. Ama 'zümre savaşı' ve 'orta sınıf modernleşmesi' gibi kavramların klasik şablonları aşmakta olduğunu da görmemiz gerek.
Varsayım hep şu: Dindarlık da dahil bütün 'muhafazakâr' eğilimler, insanların köylerinden veya taşradan büyük şehirlere beraberlerinde taşıdıkları şeyler. Modernleşme, şehirlileşme arttıkça dindarlığın ve muhafazakârlığın çözülmeye başlaması, gündelik hayatın ve ilişkilerin 'dünyevileşmesi' (sekülerleşmesi) doğal bir eğilim.
Bu varsayım genel hatlarıyla doğruyu ifade etmekle birlikte, varsayılan değişimin hızını azaltan, hatta durdurma eğilimine sokan bazı gelişmeleri de gözden kaçıramayız.
Bunların başında, şehirlileşenlerin kendilerine özgü bir şehirli muhafazakârlık türü geliştiriyor olmaları geliyor. Türban, işte bunun en görünür örneği aslında. Yükselen yeni orta sınıf, yükselirken eski değerlerinden vazgeçmiyor, sadece bu değerleri yeniden dönüştürüyor, tanımlıyor.
Evet, türban, bir genç kızın hayata karışma, hayatı erkeklerle paylaşma arzusunun ifadesi belki ama aynı zamanda 'Ben olduğum gibi kalacağım' demenin de ifadesi değil mi?
Hayır, yanlış anlamayın, insanların değişmek istememesini, kendi değerlerine sahip çıkmasını, yabancılaşmayı reddetmesini eleştiriyor veya yargılıyor değilim. Elbette özgür bir toplumda bireyler de neye inanıp neye inanmayacaklarını seçmeye, neyi giyip neyi giymeyeceklerini şeçmeye, hangi değerleri muhafaza edip hangilerinden vazgeçeceklerine kendileri karar verirler. Kimse de kimseyi bu sebeple eleştiremez.
Ancak, toplumsal değişim konusunda, Batılı hayat tarzının tarihin okunun gösterdiği yegâne 'modern' yaşama biçimi olduğu konusunda görüş bildirenlerin biraz durup bu noktayı da düşünmesi lazım.
Bir ikinci mesele, yükselen yeni orta sınıfın nobranlığı. Veya yaptıkları her şeyin 'nobranlık' olarak anlaşılması. Burada, sokakta artık neredeyse elle tutulur bir hale gelen, 'İktidar da bende para da' tavrı, sanıyorum kendilerini 'azınlık' görenlerin 'Baskı altındayız' diye endişeye kapılmalarının başlıca sebebi.
Çünkü eskiden toplumda görünmeyen bazı sınırlar vardı, kimse o sınırın öteki tarafına geçmezdi. Oysa artık, İstanbul'un en pahalı mağazalarında ve alışveriş merkezlerinde ya da Boğaz kıyısında 'eskiden görmeye alışık olmadığımız' insanları daha fazla görüyoruz.
Muhafazakâr girişimcilerin sermaye birikimlerini tamamlamasıyla Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının eşzamanlı hale gelmesi, yeterince uzaktan baktığınızda hiç de tesadüf değil. Bugünün 'yükselen değerleri' onlar.
Burada meseleye bakarken bir başka perspektife daha ihtiyacımız var. O da,
Türkiye'de köyün çözülmesi olgusu.
Evet her zaman köyden kente göç vardı bu ülkede, en azından 1950'den beri bu böyle ama 2001 krizine gelene kadar bütün iktidarların başlıca işi, köylüyü köyünde tutmak için devlet bütçesinden köye para akıtmak olmuştu. Ekonomik kriz bunu değiştirdi.
Aslında bugün de köye milli gelirden aktardığımız pay hâlâ çok yüksek, hatta 70'li, 80'li yıllardaki kadar yüksek ama aktarma metodumuz değişti: Artık parayı bütçeden değil, doğrudan vatandaşın cebinden aktarıyoruz, tarımsal ürün fiyatlarını iç piyasada çok yüksek tutarak bu gelir transferini gerçekleştiriyoruz.
Bu yeni yöntemin daha önce uygulanan doğrudan bütçe kaynaklarını aktarmaktan temel farkı, tarımda bir sermaye birikimine de yardımcı oluyor olması. Türkiye'de halinden en az şikâyetçi kesimin geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan kesim olması tesadüf değil.
Ama tabii bu yeni durumun avantajından yararlanamayan geniş bir köylü kesimi de çareyi şehirlere göçte buluyor veya arıyor. O da yükselen muhafazakârlaşmanın temel kaynağı. AKP bir biçimde bu insanlara en kolay erişen parti. Yani bir anlamda AKP bu insanları şehir varoşlarına gitmeye zorlayan ama sonra da onlara yardım elini uzatan partinin adı.
Endişelerimizi gidermek için işe bu dinamikleri iyi anlamaya çalışmakla başlamamız lazım.