Darbeden çıkış yolu

Baştan söyleyeyim, bence Genelkurmay'ın bildirisi, yapılacak askeri darbenin önceden haber verilmesidir, bundan önce 12 Eylül de böyle haber verilmişti...

Baştan söyleyeyim, bence Genelkurmay'ın bildirisi, yapılacak askeri darbenin önceden haber verilmesidir, bundan önce 12 Eylül de böyle haber verilmişti, Haziran 1997'de 'Gerekirse silahla' dendiğinde de haber veriliyordu, hükümet değişti, ordu dönemin Genelkurmay Başkanı'nın ifadesiyle 'Kışla kapısından döndü.' Bugün de durum budur, hafife alınmamalı, ciddiyetle hal çareleri düşünülmelidir.
Bildiri ya da muhtırayı 'Abdullah Gül cumhurbaşkanı olursa darbe yaparız' diye okumak gerçeğin tamamını görmemek demektir. Yani, Gül'ün cumhurbaşkanı olmaması darbeyi önlemeye yetmez. Ama belki zaman kazandırır.
Peki nasıl önlenir darbe?
Anayasa Mahkemesi'nin cumhurbaşkanı seçim sürecini iptal etmesi, bir ihtimal Türkiye'ye zaman kazandırabilir. Tabii mahkemenin alacağı bu
kararın olası sakıncaları saymakla bitmez ama şu an tek bir konu önde: Gül'ü engellemek.
Cumhurbaşkanını seçemeyen Meclis acil seçime gidecek, seçim takvimini de Meclis değil Yüksek Seçim Kurulu belirleyecektir. Böyle bir seçime giderken yüzde 10 barajı da değişmeyecektir. Böyle bir seçimin 2002'ye göre daha farklı bir Meclis temsili tablosu çıkarıp çıkarmayacağını bilmek olası değil elbette ama eldeki anketlerin çoğunun hâlâ iki partili bir parlamentoyu ve yüzde 60'a yaklaşan bir temsili öngördüğünü unutmayın. Yani hâlâ yüzde 40 ve üstünde geçerli oy Meclis'e yansıyamayacak.
Artık anlaşılıyor ki bu temsil zafiyeti de bir darbe gerekçesidir. Ama bu konu bir süre ikinci planda kalacak ister istemez.
Yeni Meclis, içinden bir hükümet çıkardıktan sonra, ne yapıp yapıp iktidar-muhalefet işbirliğini, hatta parlamento dışında kalan muhalefetin de görüşlerini alarak gerçekleştirmeli, Anayasa'yı acilen değiştirmelidir.
Bu değişiklik iki yönde olabilir: 1. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi; 2. Cumhurbaşkanının rejim açısından kritik yetkileri, yani Anayasa Mahkemesi'ne üye atama, YÖK'e üye ve başkan atama, üniversitelere rektör atama yetkileri iktidar ile muhalefetin eşit temsil edildiği ve nitelikli oyla karar veren bir Meclis komisyonuna devredilmeli, diğer atama
ve imza yetkileri önemli ölçüde azaltılmalı ve cumhurbaşkanlığı bir parlamenter demokraside olması gerektiği gibi sembolik olmalıdır.
Bu iki yönden birini seçecek parlamento gecikmeksizin yeni cumhurbaşkanını
seçmelidir. Ama iş orada da bitmez.
Hepimiz gördük ki, Türkiye'de seçimlerin 5 yılda bir yapılması kuralı siyaseti yorgun düşürüyor, temsili eskitiyor. Seçimler 4 yılda bir olmalı. Bu da yetmez.
Yine hepimiz gördük ki, bizim demokratik sistemimiz, gerçek birer fren ve denge mekanizmasına ihtiyaç duyuyor. Bu mekanizma, normal demokrasilerde parlamentonun içinden çıkar, bizde ise bu görev Cumhurbaşkanı'ndan, o olmazsa Anayasa Mahkemesi'nden bekleniyor, hiçbiri bu görevi yapamazsa ordu kapının arkasında bekliyor. Bu mekanizma geliştirilmeli. Az önce sözünü ettiğim parlamento komisyonu bir çare olabilir
veya seçilmiş cumhurbaşkanı sistemi dengeleyebilir. Ama seçilmiş cumhurbaşkanı ile hükümetin aynı partiden olmasına tahammül gösterebilir miyiz?
Ama bence hâlâ darbe tehlikesi geçmedi. Seçim sistemimizi baştan sona gözden geçirmeliyiz. Bence sahip olduğumuz siyasi hastalıkların ve anormalliklerin hepsinin kökeninde nispi temsil sistemi var.
Benim tercihim, milletvekili sayısını serbest bırakıp Türkiye'yi 40 bin kişilik seçim çevrelerine bölmek ve her seçim çevresinden gerekirse iki turda 1 milletvekilinin seçilmesini sağlayacak dar bölgeye gitmek.
Dar bölgenin sakıncalarını dengelemek için de ülke çapında, gerekirse yüzde 10 seçim barajının da uygulanacağı nispi temsille yapılan 150 senatörlük bir senato seçmek. Yani parlamentonun üst kanadını ulusal, alt kanadını yerel siyasetle belirlemek.
Bütün bunları yapabildiğimizde darbe tehlikesini mutlak bir biçimde savuşturmuş olacağız. Yoksa o tehdit başımızın üstünde sallanmaya devam edecek korkarım.