Devekuşu gibi olmak

Darbenin önlemi: Demokrasiyi genişletip derinleştirmek ve tartışılır olmaktan çıkarmak...

Ölene kadar Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasında karikatürler çizen Ali Ulvi'nin hiç unutamadığım bir eseri... Bir kum saati düşünün, kum taneleri ağır ağır aşağıdaki hazneye dökülmekte.
Üst kısımda bir devekuşu başını kuma gömmüş durmakta. Bu karikatürün derin anlamları üzerine Melih Cevdet Anday'ın yazdığı enfes denemeyi hatırlıyorum.
Bazen basit gibi gözüken bir çizgiyle sayfalarca yazıda anlatılamayacak şeyleri anlatmanın büyük ustasıydı Ali Ulvi.
Bugün o karikatürü hatırlamamın nedeni içinden geçmekte olduğumuz dönem.
27 Nisan gecesi Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinden yayımlanan bildirinin üstünden iki hafta geçti. Olay küllendikçe üstünde daha serinkanlı düşünmek varken biz unutmayı seçtik. Oysa bildiri orada duruyor. Daha da duracak anlaşılan.
Daha önce yazdım, tekrar edeyim: Türkiye'de bütün askeri darbeler önceden haber verilerek yapılmıştır. Bu bildiri de, gelecekte yapılacak darbenin ön duyurusudur, gelip geçici bir şey değildir, hafife alınacak bir şey hiç değildir.
Bunca darbe tecrübesi yaşamış bir ülkenin siyasi elitinin böyle bir bildiri ortaya çıkar çıkmaz, kendi siyasi çıkar hesaplarını saklı tutmak kaydıyla, bir asgari müşterekte, darbenin önlenmesinde birleşmesini beklemek hakkımız değil mi?
Ama maalesef, muhalefet partileri ilk iş olarak, hükümete dönüp 'Bakın gördünüz mü, sizin yanlışlarınız yüzünden darbe oluyor' dediler. Sanki, siyasette yanlış yapılırsa onun cevabı doğal olarak askeri darbeymiş gibi.
Halbuki, birinci ve öncelikli görev askeri darbeye karşı çıkmak olmalıydı. Ardından da, darbenin olmaması, olamaması için önlemler aramak ve bulmak. Siyasi sistem Adalet ve Kalkınma Partisi'ni ve onun hükümetini yalnız bırakmayı tercih etti. Yazık, gerçekten çok yazık.
Türkiye'de bu saatten sonra yapılacak bir darbeyi önlemenin tek bir yolu vardır: Demokrasiyi genişletip derinleştirmek, demokrasinin kendisini tartışılır olmaktan çıkarmak.
Evet, maalesef Türkiye'de demokrasinin kendisi tartışmalı hale geldi, getirildi. Seçim barajından kaynaklanan temsil eksikliği demokrasiyi tartışılır hale getirdi, getiriyor. Parti içi demokrasi yokluğu demokrasiyi tartışılır hale getirdi, getiriyor.
Şimdilerde, çarenin seçimden çok partili ve çok parçalı bir parlamento çıkmasında, o parlamentonun da koalisyonlar üreterek AKP'nin gücünü dengelemesinde olduğunu söyleyen temenni yazıları çıkıyor gazetelerde. Seçimin sonucunu bilmeye imkân yok, eğer koalisyon çıkarsa bunu kabullenmekten başka çare de yok ama bunun gerçekten çözüm olduğunu söylemeye de imkân yok.
Türkiye, aynı anda hem yönetebilen hem de demokrasi olan bir sisteme muhtaç. Bu sistem değişikliği yapılmadıkça bizde sarkaç ya uzun koalisyon dönemlerinin yönetilemez Türkiyesine veya gücü kontrol edilemeyen tek parti iktidarlarına karşı darbe hazırlıklarına doğru salınacak.
Meclis, önceki gün cumhurbaşkanını halkın 5 yıllığına seçmesini öngören bir düzenlemeyi kabul etti. Bu eksik bir düzenleme.
Ama buna rağmen çok büyük bir olasılıkla bu düzenlemeyi referandumda da oylayacağız. Referandum yapılmasa dahi, en azından cumhurbaşkanını seçmek için sandık başına gideceğiz, yani rejimimizin temel karakteri hakkında bir oylama yapacağız.
Oysa partiler, ama bütün partiler şu sıralarda bir araya gelebilseler ve 22 Temmuz genel seçiminde ortaya çıkacak parlamentoyu ilk bir yılında kurucu Meclis gibi çalıştırmaya, Anayasa'yı bir bütün halinde baştan sona ele almaya ve yönetebilen demokrasiyi Türkiye'ye getirmeye karar verseler, üzerimizdeki ağırlık bir ölçüde kalkacak.
Oysa şu anda, kum saatinde kumların akıp gitmekte, yani zamanın erimekte olduğunu fark etmeden başını kuma gömmüş devekuşu gibiyiz.
Bir gün 'Kral çıplak' denecek, demokrasi duracak ve biz bu açık kadere doğru emin adımlarla yürüyoruz.