Dil yasağı ve 'kapsamlı plan' meselesi

Bir dilekçedeki q-x-w harflerine dava açıyor, bir dili fiilen yasaklamaya gidiyoruz. Ne demiş şarkıcımız: Plan yapma plan...

Önce bir düzeltme yapayım: Başbakanlık kaynakları, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 2 Kasım'da Amerikan Dışişleri Bakanı Rice ile yaptığı görüşmede anlatılan 'kapsamlı plan'ın özel olarak PKK ve genel olarak Kürt sorununun çözümüne yönelik bir 'kapsamda' olmadığını, konuşulanın PKK'ya karşı düzenlenecek sınır ötesi operasyonla ilgili olduğunu aktardılar.
Peki, bu açıklamanın gerçekliğini kabul etmek zorundayız. Ama bu böyle bile olsa, Başbakan Erdoğan'ın bir süreden beri ucundan kenarından yaptığı açıklamalara sızan PKK'nın ve Kürt sorununun bitirilmesine yönelik kimi ipuçlarını ne yapacağız?
Bu köşede, sınır ötesi operasyonla ilgili tezkere tartışmaları sırasında ve sonrasında birkaç kez aynı konuyu yazdım: Türkiye, caydırıcı diplomasi uygulayarak ve askeri güç gösterisi ile çok önemli bir silahı kullanıyor. Bu silahı kullanmaya başladığınızda, işlerin olası gidişine göre elinizde çok seçenekli bir senaryonuz ve sorunların sona erdiğinde varmak istediğiniz yerle ilgili ciddi bir stratejiniz olması gerekir. Bu var mı?
Daha doğrudan sorayım: 'Kürt sorunu'nun çözümünden biz ne anlıyoruz?
İçimizde bazıları, bu soruya cevaben, 'PKK silahı bıraksın, sorun da bitsin' diyor. Keşke bu kadar basit olsa. Ama en basitinden, insanları dağa çıkaran sebepleri ortadan kaldırmadığınız zaman onları dağdan indiremezsiniz de.
Yine deniyor ki, 'Efendim bunlar bölücü ve terörist.' Evet doğru, bunlar bölücü ve terörist. Ama yine de, yani imkânsız bir hedef için savaşsalar dahi, kendilerine terörist bulmaya devam ediyorlar, hem de bizim şehirlerimizden, köylerimizden, bizim vatandaşlarımızdan.
Herhalde Kürt vatandaşlarımızın hepsinin 'bölücü' ve 'potansiyel terörist' olduğunu söylemiyoruz. (Eğer böyle diyorsak vay halimize.)
O zaman, bir kırmızı çizgi çekmeliyiz ve bu çizgiyi mantıklı bir yere koymalıyız. Kabul edilemez nokta, ülkenin bölünmesi, toprak kaybetmesi.
Bu topraklarda yaşayan ciddi bir çoğunluk, sadece toprak kaybını değil, üniter devlet ilkesinden vazgeçilmesini, bir federasyon veya konfederasyona gidilmesini de kabul edilemez bulacaktır; bunu da makul karşılamalıyız.
Peki bir adım daha geri gelelim, kırmızı çizgiyi nereye çekeceğiz: Bence Avrupa Birliği çizgisine. Yani, kültürel hakların tamamının (anadilde seçmeli dersler dahil) eksiksiz yerine getirilmesine, her türlü ayrımcılığın sona ermesi için aktif tutum alınmasına, siyasete katılımın desteklenmesine, şiddet, savaş çağrısı ve nefret çağrısı içermedikçe sınırsız ifade özgürlüğüne, ekonomik kalkınmadan hakça pay alınmasına, bölgesel eşitsizliklerin giderilmesine...
Türkiye'nin 'kapsamlı plan'ı bu olmalıdır; ne eksik ne fazla.
Tabii bazı detaylar da yok değil: PKK silahı bırakmayı seçerse, bir çeşit af veya ceza indirimine gidilmesi, 'toplumsal barış'ın sağlanması
için aktif adımlar atılması vb.
Ama bakın cennet vatanımızda bir süreden beri ne oluyor: Kürt siyasetçiler, davetiyelerde veya dilekçelerde Kürtçeye özgü bazı harfleri kullandıkları için 1928 tarihli bir devrim kanununa muhalefetten ve eski 312'nin bugünkü karşılığı olan yasa maddesine muhalefetten yargı önüne çıkıyorlar.
Son örnek olan Mahmut Alınak'ı, partisi Demokratik Toplum Partisi için açılan kapatma davası sayesinde yeniden hatırladık. Alınak'ın aslen düşünülen anlamda hiçbir siyasi içeriği olmayan, kendi kenti Kars'ın sorunlarıyla ilgili bir dilekçesini Türkçenin yanı sıra Kürtçe olarak da yazdı diye yargılıyoruz.
Biliyorsunuz Kürtçenin yasayla yasaklandığı günler geride kaldı. Ama 'Nevruz'u 'Newroz' diye yazdığı için yargılanan parti yöneticileri kervanına Mahmut Alınak, en temel hak arama yolu olan dilekçe hakkını Kürt dilinde yaptı ve bu dil de Türk alfabesinde olmayan q, x ve w harflerini içeriyor diye dava açıyoruz. Yani bir dili yeniden ve fiilen yasaklama yoluna gidiyoruz.
Ne demiş artık ünlenen faşist şarkıcımız: Plan yapma plan...