Dilara ne ilk ne son... Maalesef

Başka Dilara'lara da üzüleceğiz, çünkü bizde insan hayatına en ufak bir saygı bile yok...

Esasen, 'Dilara neden öldü?' sorusuna cevap olarak, 'Bizde insan hayatına saygı yok' klişesinden başka cevap bulamıyor olmamız bile durumun ne kadar vahim olduğunun kanıtı.
Maalesef bu kilişe dibine kadar doğru: İnsan hayatına en ufak saygımız bile yok.
Hatta daha da ileri gideyim: İnsan hayatına saygı göstermek gerektiğini söylediğimizde hayretle bakıyorlar.
Çok basit bir kural: Bir yerde bir inşaat yapıyorsanız, inşaat sahasında inşaatla ilgili kişilerden başkasının bulunmamasını sağlamanız gerekir. Yani, inşaat sahasının etrafını adamakıllı çevirmeli, dışarıdan insanların bu sahaya girmesini gerçekten önlemelisiniz. Bu bir.
Sonra inşaat sahanızın içinde iş ve işçi güvenliğini sağlamalısınız. Yani herkes baret takmalı, riskli işlerde mutlaka gerekli tüm güvenlik önlemleri birkaç kez gözden geçirilmeli vs. Bu iki.
Ve son olarak, inşaat sahanızın sınırlarının hemen dışında, oradan geçmekte olan ilgisiz vatandaşların güvenliğini de sağlamalısınız. Yani hem gerekli yerlerde gereken biçimde ışıklı veya ışıksız uyarı levhaları olmalı, uyarı işaretleri ve güvenli geçiş yolları sayesinde, inşaatınızın yakın çevresindeki yayalar veya araçlar hiçbir şüpheye yer kalmaksızın güvenli geçiş yapabilmeli. Bu da üç.
Bunlar çok basit, düşünen herkesin kolayca akıl edebileceği temel önlemler. Ama gelin görün ki, bir haftadır inşaat sahası ve çevresiyle ilgili güvenlik önlemlerinin standartlarını belirleyen bir yönetmelik veya yasa olup olmadığı sorusuna adam gibi bir cevap alamıyorum. Ne 'Evet var' deniyor ne de 'Hayır yok.'
Oysa herhangi bir Batı ülkesinde bir inşaatın veya çok basit bir yol onarımının bile yakınına geldiğinizde, söylediğim türden önlemlerin gerçekten belli standartlar gözetilerek ve ülkenin tamamında yeknesak bir biçimde uygulandığını hemen fark edersiniz.
Bir 'rögar' kapağını açmak gerekiyorsa ve o kapak gece de açık kalacaksa, mutlaka etrafı uygun şekilde çevrilir, ışıklı uyarılar konur ve bir yayanın veya aracın o deliğe düşmesi imkânsız hale getirilir. Yine de biri düşerse bilirsiniz ki suç kesinlikle düşenindir.
Oysa bizde, İstanbul'un en işlek caddesinin sol şeridine belediyenin taşeronu istediği saatte bir kamyon çakıl taşını döker, etrafına da hiçbir uyarı koymaz. İki saat sonra da bir motosiklet o çakıllar yüzünden kayar, iki genç insan ölür gider.
İnsan hayatının hiçbir değeri yoktur çünkü.
Biraz değeri olsa, belediye en azından kendi çalıştığı müteahhitlere ve onların taşeronlarına bu güvenlik kurallarına uyulması için baskı yapardı.
Ama diyorum ya, aslında böyle kurallarımız yok bizim. Kurallar olmayınca uygulamaya hevesliler de yok elbette.
Bir ara moda oldu, her inşaata 'Etrafımıza verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü özür dileriz' gibi br şeyler asılıyordu. Tabii bu tabelayı asmanın bir maliyeti yok, üstelik şık da duruyor. Ama aynı inşaatların kendi iç ve çevre güvenlikleri konusunda aynı hassasiyeti gösterdiğini sanmıyorum.
Böyle olunca da, güpegündüz, annesinin elini tutmuş yürüyen Dilara bastığı kartonun altında gürül gürül akan bir dereye kapılıyor, kilometrelerce ileriden cesedi çıkıyor. O açık deliklerin üstü adam gibi bir çelikle kapansa veya etrafı adam gibi üç kuruşluk levhalarla çevirilmiş olsa Dilara bugün yaşıyordu.
Ama bunları yapmak kimsenin aklına gelmedi. Çünkü insan bizim aklımıza hiç gelmez.
Maalesef Dilara ne ilk ne de son kurbanımız olacak. Maalesef böyle.