DTP kongresine tepki

Kongrede İstiklal Marşı okunmadı, bayrak ve Atatürk resmi asılmadı. Yine bir fırsat kaçtı.

Yine aynı şey olmuş, bu kez Demokratik Toplum Partisi adını alan
Kürt siyasi milliyetçilik hareketinin parti kongresinde İstiklal Marşı okunmamış, Türk bayrağı ve Atatürk resmi asılmamış.
Elbette bunları yapmamak suç değil. Yani, parti kongrelerinde İstiklal Marşı okuma zorunluluğu diye bir şey yok benim bildiğim.
Veya kongrelerde Atatürk resmi ile bayrak asma zorunluluğu da bulunmuyor.
Ama yine de, gerek İstiklal Marşımız ve bayrağımız, gerekse Atatürk, bizi birleştiren en önemli sembollerin başında geliyor. Her fırsatta 'Biz sadece Kürtlerin değil Türkiye'nin partisiyiz' diyen DTP'nin gerçekten Türkiye'nin partisi olduğunu göstermesi için, İstiklal Marşı ve
Atatürk posteri çok iyi birer fırsat olabilirdi.
Bu sembollere, özellikle de bayrak ve İstiklal Marşı'na siyasi anlamlar yüklemek yerine onları 'normal' ve 'olağan' birer sembol olduğunu kabul etmek, bence bir tepkiyi önleme bakımından da önemli olur.
Bayrak elbette bizim bayrağımız, marş elbette bizim bağımsızlığımızın sembolü.
Eğer DTP, 'Biz sizden değiliz' demek istiyorsa, siyasetini böylesine temeldeki bir kavram üzerine kuruyorsa, o zaman da bunu ağzının kenarıyla değil açık açık söylemesinde, herkesin de bu partinin gerçekte neyi
savunduğunu böylece öğrenmesinde yarar var.
***
DTP demişken, güncel bir tartışmaya girmekte de fayda var: Bu parti ve öncülleri, biliyorsunuz bugüne kadar seçimlere bağımsız adaylarla katılmaktan geri durdular, hep kurumsal kimlikleriyle girip Türkiye genelinde yüzde kaç oy alabildiklerini görmek istediler.
Bir iddiaya göre bu yıl bu stratejilerini değiştirecek ve bu kez özel ağırlığa sahip oldukları Doğu ve Güneydoğu illerinde bağımsız adaylarla seçime katılacaklar.
Bu ihtimali değerlendiren çeşitli siyasi gözlemci ve yorumcular da, DTP'li adaylardan kaçının Meclis'e girebileceği ile ilgili kimi spekülasyonlar yapıyorlar. Bunların en sonuncusunu dün sabah CNNTürk'teki ParaMetre programında Hürriyet'in Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu ile Vatan'ın Ankara Temsilcisi Bilal Çetin'in ağzından duydum.
Doğrudur, eğer yüzde 10'luk baraj olmasaydı, DTP'nin öncülü olan parti 2002 seçiminde 35'ten fazla milletvekili kazanabilecekti. Ancak
bu rakamı aynen bağımsız adaylara uyarlamak ne kadar doğru olur, bunu bilmiyorum.
Bir kere, bağımsız aday, doğası gereği bağımsız, bireysel aday demek. Yani aday olan kişinin salt kendisi için oy istemesi, oy toplaması demek.
Oysa DTP'nin geçmiş dönem oyları aday kimliği fazla gözetilmeksizin partiye, yani kuruma verilmiş oylar. Şimdi parti değil de bireyler oy isteyince toplamda belki aynı miktar oya ulaşılsa bile bu oyların bağımsız aday olan bütün bireylere eşite yakın ve seçtirici miktarda dağılması çok kolay değil, hatta imkânsız bir şey.
Dolayısıyla, elbette DTP'li bağımsız adayların seçilme şansı çok yüksek olacaktır ama bu parti eğer 'Ben 35 kişi seçtirebiliyorum, öyleyse en az 35 aday koymalıyım' diye düşünürse Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olabilir.
O yüzden ben, eğer DTP'liler bağımsız olarak seçime girecekse, 30-35 milletvekilini Meclis'e sokabileceklerini düşünmüyorum. Meclis'e bu
yolla girecek DTP'li sayısı 20'yi bulmayabilir bile.
Çünkü seçim sonucuna ilişkin beklentinin ve buna bağlı olarak da aday sayısının artması, paradoksal biçimde oyların bölünmesine ve başarının azalmasına yol açar.
DTP'nin olası paradoksu bu kadar da değil. Seçime adayların bağımsız olarak girmesi demek, bir ölçüde genel merkezden ve herhalde İmralı'dan da bağımsızlaşmaları demek. Son tahlilde partinin değil kişilerin oylarından söz ediyoruz.
Şöyle düşünün: Baraj olmasa ama seçmene o partinin aday listesinden istediğini seçme olanağı verilse İmralı bundan hoşlanır mıydı?
Bence hoşlanmazdı. Şimdi parti listesinden bile değil, tamamen bağımsız adaylar olması herhalde hiç hoşa gitmeyecektir.
Ama yine de bu siyasi hareketin bazı sembol isimlerinin parlamentoya girmesi bakımından bağımsız adaylık o kadar da küçümsenmemesi gereken bir şey.
Ancak bu isimlerin olası sayısı konusunda çok büyük rakamlar beklememek gerek.
***
Bu köşede dün çıkan yazımla ilgili olarak Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu bir açıklama gönderdi, aynen yayımlıyorum:
"Bugünkü yazınızda 'Türk diye bir ırk olmadığı' gibi bir ifade kullanmışsınız. Biliyorsunuz ki, aynı dili konuşanlar veya aynı kültürü yaşayanlar aynı ırktan gelmeyebilir. Ama, gerek arkeolojik buluntulara, gerekse diğer tarihi kaynaklara baktığımız zaman bir 'Türk ırkı' olmadığını söylemek mümkün değil. Sanırım birlikte seyahatimiz sırasında konuşulanlar, genelde Türklerin iki temel koldan geldiği üzerineydi ve Türk tarihi ile ilgili bazı terimlerin yanlış olduğu şeklindeydi. Siz de yazınızdaki ifadenin maksadınızı aştığını düşünüyorsunuzdur. Zira
M.Ö.'sine ait Çin Han hanedanlığı tarihlerinde Türklerden bahsediliyor. Aynı şekilde yine Pazırık ve Yesik Kurgan'daki kazılarda da dünyanın
ilk düğümlü halısı ile Altın Elbiseli Asker gibi Türklere ait önemli buluntular elde edilmiştir.
Bu bakımdan var olan bir medeniyeti oluşturan bir ulusu yok saymak pek uygun düşmemektedir."