En geç ekim

Hükümet, üyelik müzakerele-rinin nisanda başlaması için ısrarlı. AB'ye göre en iyi ihtimal temmuz, en güçlü olasılık ise ekim ayı...

Türkiye ile Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasındaki büyük pazarlık devam ediyor. Pazarlıkta gelinen son nokta, sadece 10 gün sonra sonuçlanacak olan AB zirvesinde açıklanacak kararda Türkiye ile müzakerelerin Ekim 2005'te başlanacağının yazılacağı şeklinde. Bir ihtimal, müzakereler Temmuz 2005'te de başlayabilir. Ama Türkiye hâlâ müzakerelerin açılışının 26 Nisan'da yapılması için ısrarlı.
Esasen pazarlık ya da diplomatik mücadele, daha çok Türkiye ile Fransa arasında yaşanıyor. Fransa tarafı son olarak önceki akşam yeni bir basın sızdırması yaptı ve 'üç temel talep'ten söz etti. Bu talepler içinde ciddiye alınması gereken tek bir şey var. O da, liderler zirvesi kararına, Türkiye ile müzakerelerin başarısızlığa uğraması durumunda tam üyelik dışında bir seçeneğin (imtiyazlı ortaklık) öngörülebileceğine ilişkin cümlenin de sokulmak istenmesi.
Bunlar, maalesef Avrupa diplomasisinin son dakikada çaresizlik içinde ürettiği yeni yeni taktik adımlar. Bu çeşit şeyler basına sızdırılarak Türkiye'nin tepkisi ölçülmeye çalışılıyor. Türkiye elbette böyle bir cümlenin zirve kararına girmesini kabul etmeyecektir.
Bir başka konu, meşhur emeğin serbest dolaşımı konusunda kalıcı kısıtlamalar konusu. Türkiye bunu da kabul etmeyecek, kazayla zirve kararına böyle bir cümle girecek olursa da, hemen AB'ye bir nota verilerek bunun kabul edilemeyeceği orada açıkça belirtilecek.
Buradaki ince hesap ve tehlike şurada: Emeğin serbest dolaşımının AB'yi AB yapan temel değerlerden olduğu, dolayısıyla ihlal edilemez bir ilke olduğu herkesçe biliniyor. Ancak, kalıcı kısıtlamanın Türkiye ile yapılacak 'Ortaklık Anlaşması'na girmesi ve AB üyesi ülkeler tarafından bu biçimiyle onaylanması, konuyu AB açısından 'birincil hukuk' yapacak. Yani, Türkiye ileride mahkemeye başvursa bile bu kısıtlamayı kaldıramayabilecek.
O yüzden Türk diplomasisi daha bugünden bu kalıcı önlemler konusunda ciddi bir savaş veriyor. Savaş sadece bugünün işi değil kuşkusuz, müzakereler boyunca ve en önemlisi müzakerenin kapanış döneminde, yani Ortaklık Anlaşması'nın hazırlandığı dönemde, emeğin serbest dolaşımı konusunda kalıcı kısıtlamalardan kaçınmak gerekecek.
Buna karşılık, Fransa'nın basına sızdırdığı ve dünkü Financial Times gazetesinde yayımlanan üç konudan biri, yani Türkiye ile müzakerelere Fransa'daki AB Anayasası referandumundan sonra başlanması konusu gerçekleşecek gibi gözüküyor.
Teknik olarak Türkiye 1 Nisan 2005'ten önce müzakereye zaten başlayamaz, çünkü Türkiye'nin Kopenhag Siyasi Kriterleri'ni yerine getirmiş kabul edilebilmesi için öncelikle yeni Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesi gerekiyor. Bu kanun Meclis'ten geçeli ve Cumhurbaşkanı'nca onaylanıp Resmi Gazete'de yayımlanalı çok oluyor ama kanun henüz yürürlüğe girmedi; daha doğrusu kanunun yürürlük tarihi 1 Nisan.
İşte bu yüzden Türkiye nisan sonunda AB içinde yapılacak 'Genel İşler Konseyi' toplantısını kastederek, müzakereyi başlatacak ve yürütecek kurum olan Hükümetlerarası Konferans'ın da nisan sonunda, tam olarak da 26 Nisan'da toplanmasını talep ediyordu.
Hükümetlerarası Konferans, genellikle Genel İşler Konseyi toplantılarının ardından ya da onunla birlikte toplanıyor. Nisandaki toplantıyı kaçırırsak ekimde bir kez daha Genel İşler Konseyi var.
Şu anda müzakerelerin de Ekim 2005'te başlayacağı şeklindeki bir hava AB'ye hâkim.
Zaten Fransa da AB Anayasası referandumunu Haziran 2005'te yapacak. Yani müzakere Fransa'nın referandumundan sonra başlayacak.
Ama elbette Temmuz 2005 diye bir tarih daha var ve bir de Türkiye 26 Nisan 2005'ten de ümidi kesmiş değil.
Zaten AB ile pazarlık daha çok su kaldıracak gibi gözüküyor.