Ertuğrul Özkök'ün sorusuna cevaben

Son on günün en eleştirilen gazete yazarı olan Hürriyet Genel </br>Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, pazar günü köşesinde, bütün eleştirilere cevaben...

Son on günün en eleştirilen gazete yazarı olan Hürriyet Genel
Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, pazar günü köşesinde, bütün eleştirilere cevaben, 'Peki o zaman ben susuyorum' dedi ama bir şartla: PKK sorununa nasıl çözüm bulunacağı konusunda öneriler getirilmesi halinde bu konuyu yazmaya ara vermeye devam edecekti Özkök.
Neresinden baktığınıza bağlı olarak, kesintilerle 100 yıldan fazla zamandan beri süren veya son olarak 70'lerin ikinci yarısından beri kesintisiz devam eden bir sorun bu. Yani Kürt ayrılıkçı terör hareketi.
Bu sorunu şıpın işi çözmek mümkün değil. Bu hem benim gibi, Kuzey Irak'taki Kürt yönetimi de hedef alınarak düzenlenecek bir askeri operasyonun sorunu çözmeye yetmeyeceğini düşünenler için geçerli hem de Ertuğrul Özkök gibi hedefimizin Mesut Barzani olması gerektiğini düşünenler için.
Elbette Kürt sorununun ve bu arada ayrılıkçı terör sorununun nasıl çözüleceğine dair bir fikrimizin olması ve bu fikrimizin kısa vadeli bir hedef değil orta-uzun vadeli bir hedef olması gerekiyor. Bu konuyu, yani Türkiye'nin Kürt sorunu ve ayrılıkçı terör sorununun nihai anlamda ne şekilde çözüleceğine ilişkin bir stratejisinin olması gerektiğini en azından son bir hafta içinde iki kez yazdım.
Ama herhalde Ertuğrul Özkök, bütün sorunun bir kerede çözülmesini beklemiyor ve ummuyor.
Onun umduğu, en önce akan kanın durması, yani PKK'nın Türkiye'ye saldıramaz hale gelmesi. Ve bunun için de, PKK'nın hamisi olduğu artık saklanamayacak bir gerçeğe dönüşmüş olan Mesut Barzani üzerinde Türkiye'nin caydırıcı bir baskı kurması gerektiğini söylüyor. Bu baskı da 'savaş' anlamına geliyorsa, evet gerekirse savaşmalı Türkiye, Özkök'e göre.
Esasında 'savaş' kelimesine gelene kadar Özkök'le hemen hemen aynı düşünüyorum. Yani, PKK terörüne güvenilir bir sığınak sunan bir yönetimle arkadaşlık edilmez ve o yönetimin teröre desteğini kesmesi için de bazı caydırıcı tedbirlere gerek vardır. Ve savaş da, İngilizce tabiriyle 'last resort'tur, yani 'son çare.'
Fakat tam burada durup kendi kendimize serinkanlılıkla sormamız gereken soru şu: Biz orada mıyız?
Veya aynı soruyu başka türlü sorayım: Savaş sonrası ile ilgili planlarımız nedir? Plan derken, iki temel konuyu kastediyorum: 1. Savaş 'terör'ü çözse bile bizim Kürt sorunu ile ilgili planımız nedir?; 2. Savaşın Türkiye'nin bölgesindeki ve dünyadaki pozisyonuna olası etkileri konusunda planımız nedir?
Bu soruları bilerek soruyorum; çünkü Türkiye'nin son on gündür zaman zaman sınırın Irak tarafına da geçerek sürdürdüğü ve askeri anlamda başarılı olduğu 'operasyon'u galiba kimse 'sınır ötesi operasyon'dan saymıyor.
Eğer öyleyse, demek 'sınır ötesi'nden kasıt çok daha farklı, çok daha büyük bir şey. O zaman gerçekten geleceğin de iyi planlanması lazım.
Amerika'nın Irak'ta savaş sonrasını planlamadığı için başına gelenleri ve kendi başımıza gelenleri gördük, görmeye devam ediyoruz. Yaşanmış böyle bir hata varken aynı şeyi Türkiye'nin de yapmasını, hazırlıksız ve zamanlamasını kendisinin değil PKK tahriklerinin belirlediği bir savaşa girmesini hiçbirimiz dilememeliyiz.
O bakımdan, bence ilk yapmamız gereken, şehit haberlerinin bizde yarattığı duygular ne olursa olsun serinkanlı olmaya çalışmak, olası bir savaşla ilgili olarak endişe belirtenleri peşinen 'pasifist gayrimilli solcular' olarak etiketlemeden oturup düşünmek olmalı.
Ben gazeteci olarak görevimin, eğer ülkem ucunda savaş da olan bir caydırıcılık politikası uygulamaya başladıysa, ülkemin geleceğe hazırlıklı olup olmadığını sorgulamak olduğunu düşünüyorum.
Ve bir kez daha soruyorum: Kürt sorunu ve ayrılıkçı terör sorununun nihai çözümü için bir stratejimiz ve planımız var mı?