Gerginlik yumuşadı mı?

Yıl 1997. Şubat ayının 28'inde yapılacak Milli Güvenlik Kurulu toplantısına doğru gidiyoruz. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Necmettin Erbakan'ın yaşanmakta olan durumun pek de farkında...

Yıl 1997. Şubat ayının 28'inde yapılacak Milli Güvenlik Kurulu toplantısına doğru gidiyoruz. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Necmettin Erbakan'ın yaşanmakta olan durumun pek de farkında olmadığını, gerçekleri görmek yerine inkâr etmekte olduğunu düşündüğü için olsa gerek, Erbakan'a da yakın olan ve kendisinin de iyi tanıdığı bir gazete sahibi gazeteciyi Başbakan'a gönderiyor. Bu gazete sahibi gazetecinin Genelkurmay'la da ilişkisi kötü değil ve Ankara'da yaşanmakta olanları en iyi bilenlerden biri o.
Erbakan, bu gazeteci ile görüşüyor, onu dinliyor ama hiçbir şey yapmamayı seçiyor. Belki de ruh hali gerçeği kabule hazır değil, o yüzden gerçeği inkârı seçiyor. 'Ordumuz bizim gözbebeğimiz, onlarla aramız gayet iyi' diyor.
Sonunda biliyorsunuz 28 Şubat oluyor. 7 Haziran 1997 günü istifasını Cumhurbaşkanı Demirel'e verirken bile gerçekle yüzleşmiyor Erbakan, hâlâ 'Havada yakıt ikmali'nden söz ediyor.
Bu 'inkâr'cılık, aslında sadece Erbakan'a özgü bir durum değil. Merkez sağın siyasi geleneğinde askerle çatışmamak, çatışma durumu söz konusu olduğunda durumu inkâr etmek var.
İlla çözüm çatışmak değil kuşkusuz ama alttan almak ne kadar doğru bir tercihtir, tartışmalı.
Genelkurmay'ın gece yarısı bildirisi sonrası hükümet bu kez merkez sağın geleneğinden koptu ve inkârcılık yoluna sapmadı, cumartesi günü verdikleri yanıtta bildirinin kendilerini hedef aldığını söylediler ve 'sert'
kabul edilecek cevaplar verdiler.
Hükümet açıklamasının ardından, biz Radikal'de 'Hükümet daha da
sert' başlığını kullanmaya karar verdik, ben de bunu görüş açıkladığım bir televizyonda söyledim.
Benim bunları söylememden biraz sonra hükümetten bir kaynak aradı, 'Durum o kadar da sert değil, böyle baltalar elimizde çarpışıyor değiliz, Başbakan Genelkurmay Başkanı'yla gerçekten uzun ve verimli bir telefon görüşmesi yaptı' dedi. Hükümetteki kaynağın söylediği, krizde ciddi bir yumuşama sağlandığı yönündeydi ama biz gazeteciler bu yumuşamayı bırakın görmeyi hissedemiyorduk bile.
Aynı cumartesi gününün akşamı Adalet Bakanı Cemil Çiçek'le ayaküstü çok kısa bir görüşme imkânı oldu. O da benim televizyonda söylediğim sözlerden haberdardı, 'O kadar da sert değil, yumuşama sağlandı' dedi.
Tamam da nerede bu yumuşama? Nedir sonra yumuşama? Genelkurmay, o bildiriden sonra yumuşadı da, Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olduğunda hiç rahatsızlık duymayacak mı?
Bu hükümet de gerçeği inkâr ediyor bana soracak olursanız, o bildiriden sonra her şeyin normal mecrasında ve eskisi gibi gidebileceğini sanıyor olmalılar. Stratejileri yok, sadece savunmadalar ve karşı tarafın taktik hamlelerine taktik cevaplar verdiklerinde karşı tarafın kendi stratejisinden vazgeçtiğini düşünüyorlar.
Açıkçası, Türkiye'de demokratik rejim, kalıcı bir hasar gördü Genelkurmay bildirisiyle birlikte.
Ya bu hasar tamir edilecek veya kırık vazo öyle durmaya devam edecek ve gören gözler o vazonun ne zaman tamamen kırılacağını merak edip duracaklar.
Evet, demokrasiye sadakat herkesin görevi, evet demokrasiyi korumak için bütün sivil sistemin bir işbirliği zemininde sorumlu hareket etmesi lazım. Bunlar doğru ama yine de en büyük görevin hükümete düştüğüne, demokrasiyi içine düştüğü ayıplı durumdan kurtaracak ortak zemini onların ortaya koyması ferektiğine de kuşku yok.
Gün, parti çıkarını demokratik rejimin önüne koyma günü değil. Çatışma ve düşmanlık gün değil. Gün ortak demokratik aklı bulma günü.