Herkes görevini iyi yapsın

Dış politika yapmak, Türkiye'yi yönetmek Genelkurmay'ın işi mi? Bu ülkenin bir parlamentosu ve bir hükümeti yok mu?

Bu köşede dün çıkan yazı şöyle bitiyordu: Herkes görevini yapsın ama kendi görevini yapsın ve iyi yapsın, başkasının görevini, o görevin şartlarını ve fedakârlıklarını hiç bilmediği halde 'Ben daha iyi yaparım' diye ortaya çıkmasın.
Bu cümleden kasıt şu: Türkiye, geliştirilmeye ve iyileştirilmeye çok muhtaç olsa da, temelde bir hukuk devleti ve bir demokrasi. Ve bir demokratik hukuk devletinde, başka hiçbir şey değilse bile kimin görevinin ne olduğunun belli olması gerekir. Ve bellidir de.
* * *
Şimdi, şehit cenazelerinin birer mitinge, öyle herhangi bir mitinge de değil, hükümet aleyhtarı mitinglere dönüştüğü bir dönemden geçiyoruz. Hükümete ve hükümet üyelerine çok ağır saldırılar yapılıyor mitinglerde, onların 'ihanetle' suçlandığına bile tanık oluyoruz.
Baştan söyleyeyim, bu saldırıların çok haksız olduğunu düşünüyorum.
Teröristi dağda kovalamak, onu yakalamak, etkisiz hale getirmek görevi güvenlik güçlerinin.
Diyelim İsrail'de olduğu gibi, Türkiye'ye sınırın öteki tarafından füzeler atılmıyor. Uzaktan kumandalı bombalar bizim ülkemizin içlerinde patlıyor, sınırdan epey uzaktaki jandarma karakollarımıza saldırılar yapılıyor.
Yani sorun, evet lojistik merkeziyle ve eğitim kamplarıyla sınırın ötesinde belki ama can yakan her şey sınırın içinde oluyor.
Bölücü terörün yeni bir teknolojiye ve yeni bir taktiğe geçtiğini görüyoruz. Artık doğrudan silahlı temas ve çatışma çok az yaşanıyor.
Onun yerine, Irak'taki direnişin de çokça kullandığı ve Amerikalıların IED (Improvised Exposive Device) adını verdikleri uzaktan kumandalı patlayıcılarla terör yaratıyor PKK. Bu teknolojinin de silahın da kaynağı belli: Irak.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu yeni teknoloji ve taktikle baş etmekte zorlandığı ortada. Bölgeden gelen haberler, çeşitli askeri araçların boş yolların üzerinde uçarak pek çok frekanstan yayın yaptığını ve bu yolla yol kenarlarındaki bu bombaları patlatmaya çalıştığını bildiriyor. Bu yöntemin ne kadar verimli olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz, kısa bir zaman içinde 50'den fazla şehit verildiği ve Tunceli'deki karakol baskını dışında şehitlerin hep IED ile öldürüldükleri, yani gerçekte bir çatışmanın olmadığı.
Türkiye, 90'lı yılların o en karanlık döneminde teröriste karşı üstünlüğü 'alan kontrolü' ile sağladı. Yani, dağlar, mezralar ve köyler, TSK tarafından, üstün bir gücün oraya yığılması ve gece gündüz devriye görevleriyle kontrol altına alındı. O dönem, daha büyük gruplar halinde hareket eden PKK'lılar önce hareket edemez hale getirildi, sonra da küçük gruplara ayrıldıklarında da tek tek avlandılar. O zaman TSK üstünlüğünü insan gücü ve teknolojisiyle kurdu.
Ama bugün aynı durum söz konusu değil. TSK, bölücü terörün yeni taktiğine ve teknolojisine henüz üstünlük sağlayacak bir taktik geliştirmedi. Aynı derdin, günde 40'ı aşan IED saldırısıyla Irak'taki Amerikalılar tarafından da yaşandığı ve çözülemediği düşünülecek olursa, durum daha iyi anlaşılabilir.
Türkiye'de TSK tarafında ve hükümet tarafında, mücadelenin taktikleriyle ilgili bir gizlilik merakı olduğu için TSK'nın bölgede ne gibi pasif ve aktif önlemler aldığını çok da iyi bilmiyoruz ama özellikle Hertz dalgalarını kullanan uzaktan kumandalı patlayıcılar için küçük alanlarda bütün frekansları bloke eden 'jammer'lar olduğu malum. Bu cihazların bir an önce TSK envanterine girmesinde ve bölgede hareket halinde olan bütün askeri araçlar tarafından kullanılmasında yarar var.
Mitinge dönüşen cenazelerde hükümete yönelik tepkinin haksızlığı tam da burada başlıyor aslında. Çünkü Türkiye'de aslında durduk yerde bir 'gölge' yaratıldı, enerjimizi o gölgeyle mücadeleye veriyoruz.
O gölgenin adı sınır ötesi operasyon. Sanki operasyonu hükümet engelliyor gibi bir izlenim, ne izlenimi inanç var. Emin Çölaşan Hürriyet'te hükümetin ABD ve AB'nin emrinden çıkamadığı için operasyonu engellediğini yazıyor, şehitlerin ölmesinin bundan kaynaklandığını ima ediyor sürekli.
Gazeteler, derin cehalet örnekleriyle dolup taşıyor her gün bu operasyon konusunda. Mesela Radikal'de Yiğit Bulut geçen gün bayağı bir saçmaladı, Mesut Barzani'yi yakalayıp getirmekten söz etti. Savaş çağrısı yapmak bu kadar kolay mı?
Ancak operasyon talebinin bizzat Genelkurmay Başkanı tarafından defaten dile getirildiği hatırlanacak olursa, sıkıntı daha da büyüyor. Dış politika yapmak, Türkiye'yi yönetmek Genelkurmay'ın işi mi? Bu ülkenin bir parlamentosu bir hükümeti yok mu?
Yapılmasının 'savaş' anlamına geleceğini bile bile, göre göre operasyon istemek, üstelik bunu yasal kanallar yerine direkt kamuoyu önünde yapmak, ister istemez seçim atmosferindeki Türkiye'de siyasi çıkarlar için de kullanılıyor ve bu da yarışmanın adaletini bozuyor.
Herkes görevini yapsın. İyi yapsın.