Hukuksuz demokrasi olmaz... Son!

Araya bir günlük tam sayfa ilan tatili de girdi ama neredeyse hafta boyunca aynı...

Araya bir günlük tam sayfa ilan tatili de girdi ama neredeyse hafta boyunca aynı konunun etrafında yazdım. ‘Hukuksuz demokrasi olmaz’ başlığı yerine ‘Demokrasi savcılar eliyle kurulmaz’ diyecektim, sonra vaz geçtim, bugün bu serinin son yazısında onu anlatmak istiyorum.
Türkiye’nin bir ‘yarı demokrasi’ olduğuna kuşku yok. Evet bizde serbest seçimler yapılıyor, iktidarlar seçim yoluyla değişiyor vs. ama demokrasi dediğimiz şey sadece seçimler ve seçim sonucu iktidarların değişmesinden ibaret bir şey değil.
Kabaca konuşacak olursak iki temel sorunundan söz edebiliriz Türk demokrasisinin: 1. Seçmen iradesinin iktidara yansımasındaki ve iktidarların hesap verebilirliğindeki sorunlar; 2. İktidar sorumluluğuna gelenlerin iktidarlarının meşru alanda bile tam olmaması, ‘iktidarın bölünemez’ değil tam tersine parçalı olması, hiçbir biçimde seçmene hesap vermeyen kesimlerin ve
kurumların iktidarı paylaşmaları.
Dikkat ederseniz bizim demokrasimizin bu iki temel sorunu neredeyse her zaman birbirine karıştırılarak tartışılıyor, konuşuluyor. Öyle olunca da verimli bir sonuca ulaşılamıyor; herkes demokrasi eksikliğinden söz ediyor ama aslında kimse aynı anda iki sorunu birden dile getirmiyor, meselelerden birini konuşmak ‘demokrat’ olmaya yeter kabul ediliyor.
***
İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ‘demokrasi mücadelesi’ esasen hep benim ikinci sıraya koyduğum demokratik eksiklikler konusunda oldu.
Bu mücadeleyi daha önce başka sağ liderler de vermişti, şimdi Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan veriyor.
Kişisel olarak, çoğu durumda onu bu mücadelesinde destekliyorum da. Yani, askeri ve bürokratik vesayetin ortadan kalkmasını, bu vesayetleri mümkün kılan hukuki altyapının değişmesini savunuyorum.
Ancak şunu not edelim: Ak Parti ve Başbakan Erdoğan, benim birinci kategoride saydığım demokratik eksiklikler konusunda çok ama çok az şey yaptı. Sözünü ettiğim şey sadece seçim barajı değil, parti içi demokrasi, seçim kanununun demokratikleşmesi, milletvekillerinin seçmene hesap verebilirliklerinin artması vs. geniş bir paket.
Bu notu kenara kaydettikten sonra esas konumuza dönelim...
***
Anlayan anladı, bu yazı dizisinin amacı, Ak Parti’nin ve Erdoğan hükümetinin iktidarı paylaşmayı reddetmek, vesayete son vermek anlamında yürüttükleri mücadeledeki tutarlılıklarını sorgulamak.
Öyle ya, ortaya internet andıcı gibi aslında dünya çapında yankılanması gereken çok büyük bir skandal çıkmış ve hükümet bu skandalı araştırmıyor, sorumlularını aramıyor. Skandal ortaya çıktıktan bir yıldan fazla zaman sonra savcılar işe el atıyorlar ama hükümetin soruşturma organlarının hiçbir katkısını alamıyorlar.
İşlin tuhafı hükümet bir çeşit ikiyüzlülükle, savcının soruşturmasını desteklediğini, bu soruşturmanın Türkiye’nin demokratikleşmesine katkıda bulunacağını ima eden açıklamalar yapıyor. Haklılar da ama Türkiye’yi savcıların demokratikleştirmesini mi bekliyoruz? Hükümetin bu demokratikleşmede hiç mi katkısı olmayacak?
***
Aslında yazarken bile sıkılıyorum, bunlar öyle derin konular falan değil, tam tersine son derece sığ, insanlığın 200 yıl önce çözdüğü sorunlarla ilgili konular.
O yüzden lafı uzatmadan ne diyeceksem diyeyim: Demokratikleşme dediğimiz şey, normalleşme dediğimiz şey, bütüncül bir bakış açısı ister. Sadece ‘iktidar bölünemez’ diye yola çıkamazsınız, iktidarın bölünemezliğini bağımsız yargının, denetim organı gibi çalışacak parlamentonun, diğer dengeleyici ve frenleyici sivil kurumların varlığıyla desteklemelisiniz.
Sadece ‘iktidarın bölünemezliği’ üzerinde durup diğer alanlara hiç el atmazsanız, sivil dikta korkularını da beslemiş olursunuz.
Hukuksuz demokrasi olmaz. Savcılar eliyle demokrasi gelmez.