İki devlet görüntüsü

Devletin bazı kurumları, iktidarın bazı politikalarını vatana ihanet gibi görüyor olabilir mi?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün dünkü ilk kabul resmine Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları katılmayıp yerlerine temsilciler gönderince, Radikal Ankara Temsilcisi Murat Yetkin'in aylar önce yazdığı bir haber/analiz aklıma geldi.
O yazısında Murat Yetkin, Genelkurmay Başkanlığı'ndan konuştuğu bir üst düzey kaynağa atfen bazı bilgiler aktarmıştı. Bu bilgiler içinde en çarpıcısı şuydu: Eşi türbanlı birinin cumhurbaşkanı olmasına anayasal açıdan bir engel yok ama böyle bir şey olursa Köşk'teki resepsiyon vs. kabullere komutanlar yerine onların temsilcileri giderler.
Bu yazı, ertesi gün Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan sert bir açıklamaya konu oldu. Açıklamada yazı içerik itibarıyla yalanlanmıyor, hatta Murat Yetkin'in Genelkurmay'da kiminle görüştüğü bile açıklanıyor, ama 'Görüşmeler sohbet içeriklidir' deniyordu.
Murat'ın haberindeki sansasyonel içerik (Tayyip Erdoğan başta bir AKP'linin cumhurbaşkanı olmak istemesi halinde bunun engellenemeyeceğinin dolaylı olarak kabul edilmesi) dışında, konunun Genelkurmay'da daha gündeme gelmezden önce düşünülüp tartışıldığı ve bir karara da bağlandığı sonucunu çıkarmıştım ben o gün.
Bugün, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olarak yemin ettiği törenden beri Genelkurmay'ın sergilediği davranışlara bakınca, acaba diyorum, o zaman alınan karar uygulamaya mı kondu?
Bunu elbette bilemeyiz. Sonuçta o zaman bir karar alındığı da bir spekülasyondan ibaret ama görüntünün hoş olmadığını kabul etmeliyiz.
Yalnız bu sadece bir görüntü, işin protokoler, sembolik tarafı. Bu tarafın önemsiz olduğunu söylüyor değilim, daha önce de yazdım, Cumhurbaşkanlığı makamının kendisi de aslında bir sembol, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sembolü. Yani bu sembole karşı saygısızlık anlamına gelecek davranışlar kurumlardan gelecek olursa, bu, o kurumların devlete saygısızlık ettiği anlamına da gelir.
Ancak işin bu semboller kısmının ötesinde, hatta Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin de ötesine geçen bir tarafı da var sanki ve esas can sıkıcı olanı bu benim için.
Ülkenin seçilmiş bir parlamentosu, o parlamentoda net bir çoğunluğa dayanan bir iktidarı var. O iktidarın kimi davranışlarını, politikalarını, stratejilerini kimi devlet kurumları bu ülke için 'sakıncalı' hatta bir çeşit 'vatana ihanet' gibi görüyor olabilirler mi?
Bu soru yeni bir soru değil. Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı döneminde bu durum artık neredeyse soru bile değil de sanki elle tutulur bir gerçekti. Cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül'ün gelmesinin ardından bu soru veya 'vakıa' daha bir güçlü şekilde gündeme geldi, yansımaları da yakında herhalde ortaya çıkacak.
Kısacası, ortada bir hükümet ve parlamentoda somutlaşan bir devlet var, bir de ülkenin iyiliğini başka yerde gören başka bir devlet daha var sanki.
Geçenlerde görüşme fırsatı bulduğum önemli ve laik Cumhuriyet'e bağlılığından kuşku duyulamayacak üst düzey bir kamu görevlisi, 'Sanki' dedi, 'Atatürk Türkiyesi'nin yegâne ve en büyük kazanımı bazı kadınların başının açık olması. Bu örtü üzerine bu kadar kavga Cumhuriyet'e de Atatürk'e de yapılan en büyük ayıp değil mi?'
Elbette o benden de iyi biliyordu, başörtüsü veya türbanın, esas büyük kavgayı, derindeki vahim kavgayı sembolize eden ve kavganın her iki tarafı için de hayli kullanışlı olan bir araç olduğunu.
Yazık ediyoruz ülkemize.