Ilımlı İslam devleti mi dediniz?

Türkiye hiçbir zaman 'ılımlı İslam devleti' haline gelmeyecek. Yine de mutlaka laiklik uygulamalarını tartışmalıyız.

Artık sanki bir olguymuş gibi söz ediliyor ve 'Çankaya, ılımlı İslam devletini benimsemiş bir iktidar partisince teslim alınıyor' cümlesi kolayca ağızdan veya kalemden çıkıveriyor.
Her konuyu kavga konusu haline getirdiğimiz yetmezmiş gibi kavga konusu olan her konuyu da sanki dünyanın en mühim meselesi sanmaya başlıyoruz.
Türkiye aylardır, hatta bir yıldan uzun zamandan beri cumhurbaşkanlığı meselesini konuşmaktan başka bir iş yapamıyor.
Oysa cumhurbaşkanının bizim sistemimizdeki yeri kavgalarda söylendiği kadar önemli değil. Yanlış anlamayın, cumhurbaşkanı önemsizdir, yaptığı iş de önemsizdir, gibi bir şey söylemiyorum ama bizim sistemimizde başbakan cumhurbaşkanından kat be kat daha önemlidir, hele hele o başbakan bir tek parti iktidarının başbakanıysa.
Ama şimdi Çankaya seçimi var diye Çankaya'nın önemini abartıyoruz. Daha önce defalarca cumhurbaşkanı seçtiğimizi ve bu dönem konuştuklarımızın yüzde 1'ini bile o dönemlerde konuşmadığımızı kimse hatırlamıyor sanki.
Son zamanlarda, yazının başında da aktardığım bu 'ılımlı İslam devleti' meselesi yeniden tedavüle girdi. Konuyu cumhurbaşkanlığı ile ilişkilendiriyor bunu yazanlar.
Benim hatırladığım, bu 'ılımlı İslam devleti' cümlesi ilk olarak Amerikalı üst düzey yetkililer tarafından kullanıldı Irak işgali döneminde. O zaman Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başta olmak üzere ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök gibi yöneticiler bu cümleye tepki gösterdiler, 'Türkiye bir ılımlı ya da değil İslam devleti değil, laik ve demokratik bir ülkedir' dediler.
Hadi Cumhurbaşkanı Sezer'in veya Genelkurmay'ın tepkisini olması gereken olarak niteleyip üstünde durmayalım ama özellikle Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül'ün, ABD tarafından başlatılan Büyük Ortadoğu Projesi ve Birleşmiş Milletler'in Medeniyetler Diyaloğu projeleri kapsamında yaptıkları konuşmalar bence çok önemliydi. Hem Erdoğam hem Gül bu konuşmaların bütününde, Türkiye'nin laik ve demokratik deneyimini övdüler, Türkiye'nin İslam'la demokrasinin bağdaşabilirliğini kanıtlayan önemli bir örnek olduğunu hep vurguladılar.
Sanki bütün bunlar hiç olmamış gibi şimdi 'ılımlı İslam devleti' lafı hortladı, üstelik de iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin bu projeyi gerçekleştirmek üzere Amerika tarafından desteklendiği iddiası da sanki artık bir iddia olmaktan çıkıp elle tutulur bir gerçekmiş gibi takdim edilmeye başlandı.
İsteyen istediğine inanır elbette ama sanırım son seçim sonucu en basitinden herkese şunu öğretmiş olmalı: Bizim inandıklarımızla gerçekler arasında mesafe açıldıkça bizim yanılma ihtimalimiz de artıyor.
Diyelim AKP'nin 'cumhuriyetin temel değerleri' ile 'barışık olmadığını' söylemek başka şey, aynı partinin cumhuriyetin temel değerlerinden laiklik ilkesiyle bazı sorunları olduğunu, laiklik uygulamalarından bu partinin her zaman çok memnun olmadığını söylemek başka şey.
Birinci cümleyi destekleyen hiçbir veri yok ortada, sadece şüphelerimiz ve niyet okumalarımız var. İkinci cümle ise gerçeklerden söz ediyor.
Ama siz birinci cümleye inanıyorsanız, sizin bu partiyi düşman görmenizden, onunla her mümkün alanda çatışmaya çalışmanızdan daha doğal bir şey olamaz.
Oysa ikinci cümleyi söyleyenlerdenseniz, AKP ile sizin aranızdaki ayrılık basit bir siyasi görüş ayrılığıdır, onlarla hiçbir zaman uzlaşmasanız bile birlikte yaşamayı başarırsınız.
Hayır, burası bir ılımlı İslam devleti değil, hiçbir zaman da bir 'İslam devleti' olmayacak; çünkü laiklik ilkesinin ortadan kaldırılması mümkün değil. Ama buna karşılık laiklik uygulamalarını mutlaka tartışmalıyız.