İnsan merak ettiği sürece...

İç içe iki kitap okudum. Bunlardan biri, TÜBiTAK yayınlarından çıkan ünlü fizikçi Steven Weinberg'ün 'Temel Parçacıklar'ıydı.

İç içe iki kitap okudum. Bunlardan biri, TÜBiTAK yayınlarından çıkan ünlü fizikçi Steven Weinberg'ün 'Temel Parçacıklar'ıydı. İkincisi ise ünlü
İngiliz popüler bilim yazarı Ian Stewart'ın 'Nature's Number' adlı kitabıydı.
Bugün başlayıp birkaç hafta boyunca sürdürmeyi tasarladığım konu, birinci kitabın esas temasıydı.
Beni şaşırtan, matematik üstüne farklı bir yaklaşım getiren Stewart'ın kitabında bir bölümün de aynen bu konuya ayrılmasıydı.
Hemen burada Ian Stewart'ın 'Doğanın Rakamları' adlı o minicik kitabından iki satır söz etmem lazım. Bugüne kadar matematikle ilgili, özellikle de matematiğin kaynakları ve doğuşuyla ilgili onlarca kitap okudum, beni en çok etkileyeni bu kitap oldu.
Stewart, matematiğin insan yaşamındaki ve doğadaki 'patern'lerin, yani 'düzen'in bilimi olduğunu söylüyor. Matematikçi de, haliyle bu 'düzen'in sırrını çözmeye çalışan insan oluyor.
Lafı fazla uzatmadan konuya gireyim... Konumuz, insan merakı. Daha doğrusu, bizim gibi Doğu toplumlarında eksikliği çekilen insan merakı.
Merak dediğim de, az önce sözünü ettiğim doğadaki düzenin sırrını çözme çabasından başka bir şey değil.
Anlatmaya çalıştığım konunun başlangıç noktaları kronolojik olarak hayli farklı.
Eminim hepiniz okulda o basit deneyi yaptınız. öğretmeniniz sizden bir tarağı elinizde ovuşturmanızı ya da üstünüze hızla sürtmenizi istedi ve ardından tarağın mıknatıs özellikleri kazandığını görmenizi istedi.
İşte ilk başlangıç noktamız bu. Kehribarın aynı özelliklere sahip olduğu taa Eski Yunan'dan beri kayda geçirilmiş bir olgu.
Peki ama kehribarın içindeki o 'gizli' kuvvet ne? Tanrı'nın nefesi mi, yoksa bilimsel yöntemlerle açıklanabilir bir şey mi?
İnsanoğlu, işte bu kehribarın elektromanyetizmasından hareketle bugünkü uygarlığı, teknolojiyi yarattı, sürekli bilgisine bilgi kattı. Oysa, kehribarın elektriklenmesini Tanrı'nın sağladığını söyleyip konuyu kapatmak mümkündü.
O zaman bugün hâlâ yağ kandilleriyle aydınlanıyor olurduk. Şaka değil, içlerinde bizimkinin de bulunduğu toplumlar aynen bu söylediğimi yaptılar. 'Allah'ın işi' dediler, pozitif bilimlerle ilgili neredeyse hiçbir konuyu merak edip araştırmadılar, merak edenleri de genellikle idam ettiler.
İkinci başlangıç noktamız ise keman teli. Evet keman teli. Bu enstrümanın telinin tireşimlerinin düzenini bulmaya çalışan insanoğlu, farklı bir yoldan gelse de aşağı yukarı aynı noktaya ulaştı. Daha doğrusu kehribarla başlayan yolla keman teliyle başlayan yol birbiriyle kesişti, birleşti.
Merakın sonsuzluğunu ve gerek kehribardan ve gerekse keman telinden hareket eden iki yolu ilerleten, bugün bulunduğumuz noktaya gelmemize yardımcı olan başlıca aktörleri de arada anlatacağım.
Bu iki öyküde beni en çok etkileyen, insanoğlunun sadece merak ederek büyük bir serüvene girişmesi. Az önce sözünü ettim, her türlü imkânı olduğu halde bu serüvene hiç kalkışmayan toplumlar da oldu. Ve bugün toplumlar arasındaki farkın temelinde işte bu var: Kehribarı önemsemek ya da önemsememek.
Bunu, farklı bir düzlemde bulmaca çözme merakı gibi de görebiliriz. Sir Isaac Newton'un merakını gidermek için uğraşırken, temel çekim yasalarını ortaya koyarken yeni bir matematiksel yöntem bulması gibi pek çok olaydan söz edeceğim bu serüveni aktarırken.
Kehribarın elektriklenmesinden hareket edip atomun iç yapısını çözmeye ve oradan da radyoaktivitenin doğasına uzanan bu olağanüstü merak hikâyesi aslında hâlâ sonuçlanmış değil.
Aynı şekilde, keman telinin titreşimini hesaplamaya çalışmakla başlayan öteki öykümüz de hâlâ devam ediyor. Bugün bize her türlü ses ve görüntü kayıt sistemini, Hertz dalgalarını ve dolayısıyla cep telefonundan radyo-TV'ye dek bütün o teknolojiyi sağlayan o müthiş öykü eminim sizi de en az beni etkilediği kadar etkileyecek.