'Kahrolsun' demekle...

Turgut Özal, yakın dönem siyasetinin ilk tabu yıkıcısıydı. Komünizm korkusu yaygınken Özal, 'Kahrolsun demekle komünizm kahrolmaz' demişti.

Turgut Özal, yakın dönem siyasi hayatının ilk tabu yıkıcısıydı. Çok iyi hatırlıyorum, komünizm korkusunun yaygın olduğu, hatta rahmetli Celal Bayar'ın her mevsim 'Bu kış komünizm gelebilir' dediği günlerde Özal, 'Kahrolsun demekle komünizm kahrolmaz' demişti. Ona göre komünizmin kahrolması için komünizm tehlikesini yanında getiren ekonomik ve sosyal ortamı değiştirmek, düzeltmek gerekiyordu.
Dün sabah Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Demokratik Toplum Partisi hakkında Anayasa Mahkemesi'nde kapatma davası açtığını öğrendiğimde ilk aklıma gelen Turgut Özal'ın bu anektodu oldu.
'Kahrolsun' demekle terör bitecek olsaydı, bugüne kadar milyon kere biterdi. Kahrol demekle Kürt milliyetçiliği sona erecek olsa, milyon kere ererdi. Kahrol demekle, Kürt milliyetçisi siyasi akım ortadan kaybolacak olsa, bugüne kadar en azından üç kere yok olması gerekirdi.
Ama öyle olmadı. Şimdi dördüncü kez Kürt milliyetçisi siyasi hareketin partisini kapatmaya çalışıyoruz. Ve daha kapatma davasının açıldığı gün o siyasi hareket yeni bir parti kurmanın sinyallerini vermeye başladı.
Onu kapatırsak bir tane daha kuracaklarından herkes emin olabilir.
Elbette Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın yeterince delil oluştuğuna kanaat getirdiğinde kapatma davası açması onun görevi. Aksi halde Başsavcıyı görevi ihmalle suçlayanlar çıkabilir.
Yani sorun, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın dava açmasında değil; siyaseti çerçeveleyen yasalarla bizim siyasi gerçeklerimiz arasındaki derin mesafede.
Yasalarımız bizi ve partilerimizi bir nevi yalanda yaşamaya zorluyor. Hepimiz biliyoruz ki bugün kapatılması istenen DTP Kürt milliyetçisi bir siyasi partidir ama yasalarımız onu 'Türkiye'nin partisi' olmaya zorluyor, onlar da kâğıt üzerinde 'Türkiye partisi' olduklarını iddia ediyorlar mecburen.
Sonra Başsavcılık, muhtemelen bu partinin kurulduğu ilk günden itibaren, onların Türkiye partisi değil Kürt partisi olduğunu zaten bildiği için, delil toplamaya başlıyor. Yeterince beklediğinizde de elinizde yeterince delil ve bu arada partinin 'bölücü odak' olduğunu kanıtlamaya yetecek kadar kişi de oluyor. İster istemez davayı açıyor Başsavcı. O davayı açınca da ötekiler hemen yeni partinin hazırlıklarına başlıyor.
Bu tiyatroyu biz yıllardır izliyoruz, anlaşılan daha uzun süre de izlemeye devam edeceğiz. Çünkü siyasi gerçeklerimizle yasalarımız arasındaki mesafeyi azaltmaya kalkışmıyoruz bile.
Türkiye üniter bir devlet. Devletin üniter karakterini tartışmaya açmak bence de yanlış olur.
Ama Türkiye üniter diye, 'ülkesi ve milletiyle bölünmez bütün' diye, bütün siyasi hareketlerin de böyle olması gerekmiyor. Bunu sırf tartışma açmak amacıyla söylüyorum: Ne olur bölgesel partilere, özel bir ilgi alanına yoğunlaşmış partilere de izin versek, siyasi partilerimizden devletin idari yapılanmasına uygun örgütlenme modelleri geliştirmelerini talep etmekten vazgeçsek?
Bu yöndeki siyasi örgütlenme ve siyasete katılma özgürlüğü düzenlemelerinin üniter devlet ilkesine aykırı olduğu söylenebilir mi?
Herkesin bildiğini saklamanın âlemi yok: DTP ile PKK arasında zımni de olsa bir ilişki var.
PKK şiddet eylemlerine devam ettiği sürece DTP'yi (veya yarın adı her ne olacaksa onu) siyasi sistemin taşıması zor. Siyaset doğası gereği hararetli tartışmalarla giden bir şey. Bu siyasi hareket varoldukça siyasi tartışması da bitmeyecek.