Kavganın gerçek tarafları

Laiklik-dincilik kavgası aslında, kendisini ülkenin gerçek sahibi olarak görenlerle, bunların 'ayaktakımı' olarak adlandırdığı kişiler arasında yaşanıyor.

Bugün size iki sosyal küme tarif etmeye çalışacağım. Birinci kümemizi mefhumu muhalifinden giderek tanımlayacağım.
Ben, bu ülkedeki laiklik-dincilik kavgasının zahiri ('sanal' kelimesini özellikle kullanmıyorum), daha doğrusu görünürdeki kavga olduğuna, esas kavganın ise köylüler ve şehrin kenar mahallelerinde yaşayanlarla kendilerini o şehrin, hatta ülkenin sahibi sayan yerleşikler arasındaki kavga olduğunu düşünüyorum.
Şöyle de diyebiliriz: 'Sonradan görme' diye tanımlananlarla sonradan görme olmadığını düşünenler kavgası.
Veya şöyle tanımlayabiliriz: Dağdan gelip bağdakini kovanlarla bağda uzun zamandır durmakta olup kovulacağını anlayanlar kavgası.
Hangi ismi koyarsanız koyun, anlatmaya çalıştığımı anlattım sanırım. Bu, elbette siyasi bir kavga, elbette ekonomik güç paylaşımı kavgası ve elbette esasen bir 'zümre' kavgası.
Bu kavgada kendini mağdur hisseden taraf, şehirlerin ve hatta ülkenin sahibi sanan, sonradan görme olmadığını düşünüp karşı tarafı 'sonradan görme' olarak niteleyen, bağdan kovulmakta olan taraf.
Hatta gelin daha açık konuşalım. Bir tarafa 'ayaktakımı'nı koyalım, karşısına ve bizim bugünkü konularımızdan birini oluşturan kümeye de 'ayaktakımının iktidarından hoşlanmayanlar'ı koyalım.
İkinci kümemiz ise psikoloji ve sosyal psikolojide eski Yunanca adıyla 'zenofobik' olarak tanımlanan, yabancıdan korkan hatta bu korkusunu yabancı düşmanlığı olarak dışavuran insanların kümesi.
Antiemperyalist, antiküreselci söylemlerin ezici çoğunluğunun temelinde bu zenofobi var. Ve zenofobi, insanda bir sabah ansızın ortaya çıkan bir duygu durumu değil. Zenofobi, uzun dönemde edinilen, eğitim sistemi, sosyal baskı veya başka güncel yollarla öğrenilen ama uygun bir atmosferde yüzeye çıkıveren, dışavurulan bir 'hal.'
Bu iki kümeyi birbirine karıştırmamak, her zaman ayrı ayrı tanımlamak ve ayrı ayrı değerlendirmek lazım.
Çünkü, bir insan aynı anda hem zenofobik hem de ilk kümemizde tanımladığımız zümreden olmayabilir, yani 'ayaktakımı'na mensup olabilir.
Benzer şekilde, bir insan hem 'ayaktakımından hoşlanmayanlar' kümesine mensup hem de dünyaya fevkalade açık olabilir.
Ama öte yandan, her iki kümenin, yani 'ayaktakımından hoşlanmayanlar' kümesi ile 'zenofobikler' kümesinin aynı anda mensubu bulunanlar da elbette vardır. Hatta iki küme, mensuplarının önemli bölümlerini paylaşmaktadır belki de.
* * *
'Ayaktakımı'nın ilk büyük siyasi zaferi 1994 yerel seçimiydi. 'Ayaktakımı' sadece İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirleri kazanmakla kalmadı, simgesel önemi büyük Beyoğlu da onların yönetimine geçti.
Hatırlayın, 'ayaktakımından hoşlanmayanlar' kümesi o zaman en büyük tepkiyi İstanbul'un kaybedilmesine değil Beyoğlu'nun keybedilmesine gösterdi, elde bira bardaklarıyla Çiçek Pasajı'nda yapılan 'siyasi' gösteriyi çok iyi hatırlıyorum. Bugün hâlâ, 'Ankara bile onlarda' diye hayıflananlar görmek, rahmetli Ali Dinçer'in arkasından 'Bir zamanlar Ankara bile bizimdi' diye yazıldığını okumak doğrusu ibret verici.
'Bu ülke bizimdi, bizden sorulurdu, şimdi BUNLAR geldi' cümlesini anlayabiliyorum ama kabul edemiyorum.
'Bakın 30'lu, 40'lı, hatta 50'li yılların fotoğraflarına, bütün kadınların başı açık' cümlesini hiç düşünmeden sarf eden, başörtülülerin o fotoğrafa giremeyecek kadar uzakta olabileceğini akıl edemeyip bugünün başörtülülerini uzaydan geldi sananlara şaşmamak elde değil. Oysa o 'ayaktakımı' hep vardı, sadece Türkiye'yi 'örnek ülke' göstermek isteyen resimlere onlar alınmıyordu, o kadar.
* * *
Yarın devam edelim...