Kendini cüce sanan dev

Ben bu başlığı en az iki kez daha kullandım bu köşede. Her seferinde konu aynıydı: Biz, çoğunlukla kendimizi eleştirirken çok acımasız davranıyoruz ve...

Ben bu başlığı en az iki kez daha kullandım bu köşede. Her seferinde konu aynıydı: Biz, çoğunlukla kendimizi eleştirirken çok acımasız davranıyoruz ve eleştirinin dozu kolayca 'Bizden adam olmaz' cümlesine kadar geliveriyor, oysa bizden çoktan adam olmuş durumda, pek çok alanda ciddi başarılara imza atıyoruz, geldiğimiz noktayla yetinmiyor daha iyisini, daha yükseğini daima arzuluyoruz.
İşte bu gözlemim nedeniyle, Türkiye için birkaç kez 'Kendini cüce sanan dev' cümlesini kullandım. Kendimizi aşağı görme, başarısız, beceriksiz görme işini öyle abartıyoruz ki, bir süre sonra kendi söylediğimize inanmaya başlıyor ve kendimizi 'cüce' sanıyoruz. Oysa, bütün eleştirilere, beğenmediğimiz noktalara rağmen Türkiye bir dev.
Bu son laiklik tartışmasında da durum böyle. Kendimizi Malezya ile, İran ile, Cezayir ile kıyaslıyoruz ve bu kıyaslamaları yadırgamıyoruz bile. Yeniden kendimizi 'cüce' görme evresine girdik anlaşılan.
Hiçbir ülkenin kültürünü, geleneğini, dini algılama biçimini, sosyolojik özelliklerini bir başka ülke ile kıyaslamaya imkân yoktur. Çünkü her ülkenin kültürü, sosyolojisi o ülkeye özgüdür.
İran ağır baskıcı bir faşist rejimdi, orada yaşanan da kanlı bir devrimdi. Bir devrimin sonunda en örgütlü güç olan İslamcılar iktidarı ele aldılar. Devrimin adı da ilk günden beri 'İslam Devrimi' oldu.
Malezya daha düne kadar sömürgeydi. Orada bir 'demokrasi' olup olmadığı son derece kuşkulu. Ortak dili İngilizce olan bir ülkeden söz ediyoruz, 'ulus-devlet' olma sürecini hiç yaşamamış.
Ciddi gelir dağılımı çarpıklığı olan bir ülke burası. Ve utanmadan Malezya ile Türkiye'yi kıyaslıyor, demokrasimizi orayla karşılaştırıyoruz. Cezayir de aynı şekilde.
Bilinmesi gereken bazı şeyler var:
1. Bu ülkede 'seküler' yaşam tarzı ezici bir çoğunluğun tercihi olmuş durumda. Dindarların daha fazla görünür olması, onların da sekülerleştiği gerçeğini değiştirmiyor. Laiklik uygulamalarının dinin hayatın tümünden dışlanması gibi algılanmasından şikâyetçi insanlar, laikliğin kendisinden değil.
2. Türkiye'de vatandaşın demokrasiden vazgeçmesi diye bir şey mümkün olamaz.
Bu ülkede iktidarlar seçimle el değiştirmeye hep devam edecek.
3. Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 'başarılı' olması, paradoksal biçimde AKP türü siyasi akım ve anlayışları sürekli bir değişim içinde olmaya zorluyor, parti değişmezse veya ana işlevini kaybetmeye başlarsa, 'başarı' aleyhte işliyor. Türkiye'de yükselen sınıfın orta sınıf olduğunu, bu ülke tarihinde daha önce olmadığı kadar geniş bir nüfus grubunun gelir düzeyi olarak orta sınıfa geçtiğini, kısa süre içinde sosyolojik dönüşümün de tamamlanıp 'orta sınıf değerleri'nin 'köylü değerleri'ne galebe çalacağını, çünkü çoğunluğa geçeceğini bütün istatistikler haykıra haykıra söylüyor.
O yüzden Türkiye'nin korkması gereken şey, türbanın serbest kalması değil ekonomi politikalarında başarısızlıktır.
4. AKP önümüzdeki dönemde başarısını sürdürecekse, kendisini de köylü-varoş partisi olmaktan çıkartıp kentli-orta sınıf partisi haline getirmeyi başarmalı. Bunu başaramazsa tarih sahnesinden silinir gider. (AKP'ye karşı alternatif oluşturmak isteyenlerin ilk bakması gereken yer de kentli orta sınıflar olmalı.)
5. Kendini 'cüce' sanmak, bir yerde negatif milliyetçiliğin, yani başarısızlık ve sızlanmadan kimlik yaratma çabasının bir başka tezahürü aslında. Hep yazıyorum: Türkiye'de iktidar olmak isteyenler, ülkeye moral vermek, negatifi değil pozitifi savunmak zorunda. O yüzden 'pozitif milliyetçilik' de bir zorunluluk.
Gelecek, kendini ve ülkesini cüce sananların değil dev olduğunun ama yapması gereken bir sürü de iş olduğunun farkında olanların olacak.