Kritik kavşak

Türkiye kartlarını doğru bir şekilde oynarsa PKK'yı tam da bugünlerde marjinalize edebilir.

Operasyondan dönen 18 komandonun uğradığı baskın ve içlerinden 13'ünün şehit olması, haklı olarak Türkiye'yi sarstı, üzüntüye boğdu.
Esasen, 22 Temmuz'da yapılan seçimde Demokratik Toplum Partisi DTP'nin Güneydoğu'da beklediği zaferi kazanamaması, hatta çoğu yerde Adalet ve Kalkınma Partisi karşısında yenilgiye uğraması, PKK'nın bir süredir uyguladığı 'eylemsizlik'ini sona erdireceğinin göstergesiydi.
Çünkü PKK, eylemlerde insan kaybetmeyi göze alabilir ama bölge düzeyinde desteğinin azalmasını göze alamaz. PKK açısından eğer bir 'kırmızı çizgi' varsa, bu çizgi kitle desteğinin kaybedilmesi tehlikesidir. Ve bu desteğin barış döneminde erimeye başladığı net biçimde görülüyor.
PKK öteden beri bölgesinde 'kitle desteği'ni terör yaratarak, kendisinin güçlü olduğu izlenimini yayarak sağladı. Bu denklem bugün de böyle kuruluyor maalesef. Yani barış PKK'nın aleyhine.
Ama gördüğünüz gibi, paradoks da tam burada: 'Kürt sorunu'nun çözümü için bölgede silahların gölgesinde olmayan siyaset yapılması gerekiyor. Ne zaman silahsız siyaset öne çıksa PKK bundan rahatsız oluyor, çünkü rekabet başlıyor ve örgüt zemin kaybediyor.
O bakımdan, PKK'nın 'Kürt sorunu'nun çözümünün önündeki en büyük engellerden biri hatta başlıcası olduğunu söylemek yanlış değil.
PKK'nın eylem yapması demek, sorunun güvenlik boyutunun, askeri boyutunun ön plana çıkması demek. Ve silahların konuştuğu yerde başka herkes ve her şey susar.
PKK'nın eylemleri, sorunu Türk sınırının ötesine taşımaya da yönelik. Örgüt, bu eylemleriyle Türkiye'yi bir sınır ötesi operasyona, hatta belki uluslararası çapta bir çatışmaya yönlendirmeye çalışıyor.
Elbette, eğer sonuç alınacaksa, eğer atılan taş ürkütülen kurbağaya değecekse, bırakın sınır ötesi operasyonu işgale kadar bütün ihtimaller masaya gelir ve masada kalır. Dün hükümet, başta asker olmak üzere ilgili devlet kurumlarına bütün bu ihtimallerin hiçbirini dışlamayan bir siyasi talimatı verdi anlaşılan.
Bu aşamada Türkiye, PKK teröründen Kuzey Irak'taki 'Otonom Kürt Yönetimi'ni, esas olarak da Mesut Barzani'nin Kürdistan Demokratik Partisi KDP'yi sorumlu görecektir.
Öyle ya, PKK'nın lojistik ve eğitim üsleri hep Kuzey Irak'ta. Militanlar, bu ülkeden Türkiye'ye giriyor, eylemini yapıyor ve sonra da çıkıp aynı ülkeye dönüyorlar.
Türkiye bugüne kadar Irak'ı işgal altında tutan Amerika'yı ve Bağdat'taki merkezi Irak hükümetini sorumlu saydı. Oysa gerçekte ve fiiliyatta kontrol Barzani'nin elinde.
O zaman bir hesap sorulacaksa bu hesap Barzani yönetiminden sorulabilir. Önce onlara anlayacakları dilden bir mesaj gönderilip, PKK eylemlerine izin vermemeleri istenir. Eylemler devam ederse de bedelini onların ödeyecekleri söylenir.
Bugünlerde bu sözünü ettiğim anlaşılır dilden verilecek mesaj Kuzey Irak'a
ulaşırsa kimse şaşırmamalı. PKK'yı kontrol altında tutması gereken esas güç Barzani'nin Kuzey Irak yönetimidir.
Nitekim, Barzani ve ekibi bu mesajın verilmesine gerek olmadan, 'durumdan vazife çıkarmış' görünüyorlar, yaptıkları toplantılarda PKK'ya izin vermemekten söz ediyorlar.
Ama bunların boş laflar olması, sadece günü kurtarmak için verilmiş demeçler olması ihtimali bir hayli yüksek. Türkiye söz değil eylem görmek istiyor ve isteyecek.
Baştaki analize dönecek olursak, PKK'nın zemin kaybetmeye devam ettiği görülüyor. Dün Diyarbakır'daki sivil toplum örgütlerinin yaptığı açıklama bence çok manidar.
Ve ilginçtir, bu çeşit açıklamalar PKK'yı daha da fazla köşeye sıkıştırıyor, örgütü sözde haklarını koruduğu Kürt yurttaşlarla da savaş haline sokuyor.
Şu an Türkiye 'Kürt sorunu'nda çok kritik bir kavşakta duruyor. Kartların doğru oynanması, hamlelerin doğru sırayla ve doğru biçimde yapılması, PKK'yı tam da bugünlerde marjinalize edebilir.