Kültürel hak ve üniter devlet

'Kürt Dili ve Edebiyatı' dersi olsa ne olur diye sordum, elektronik posta kutum yıkıldı.

Geçen gün bu köşede, emekli komutanların Milliyet'ten Fikret Bila'ya anlattıkları sonrası bir soru sordum: İlköğretim okullarında bir yıl ve liselerden bir yıl 'Kürt Dili ve Edebiyatı' adıyla bir ders olsa ve bu ders Kürtçe verilse ne olur, ülke mi bölünür?
Ooo, elektronik posta kutum yıkıldı.
Kutlayıp teşekkür edenlerin sayısı ile beni eleştiren veya doğrudan küfür edenlerin sayısı hemen hemen eşitti.
Küfürleri geçiyorum, eleştirilerin üzerinde biraz durmak istiyorum. Genellikle eleştiriler iki noktada toplanıyordu: 1. Türkiye'nin resmi dili ve eğitim dili Türkçedir; 2. Teröristlerin taleplerini dile getiriyorsun!
Elbette Türkiye'nin resmi dili Türkçedir, elbette eğitim dili Türkçedir. Ama Allah aşkınıza söyleyin, okullarımızda başta İngilizce olmak üzere yabancı dil öğretmiyor muyuz? Devletin sırf daha iyi yabancı dil öğretmek için kurduğu okullarda bazı dersleri de İngilizce veya hangi dilse ondan vermiyor muyuz?
Ben burada anadili zaten Kürtçe olan çocuklar için, bu dillerini daha da geliştirebilsinler, kendi kültürlerini daha iyi öğrenebilsinler diye seçmeli bir ders öneriyorum, bütün müfredatın Kürtçe olmasını söylemiyorum. Kaldı ki müfredatı tümüyle Kürtçe olacak okullara talep
olacağını da sanmıyorum.
İkinci eleştiriye, yani köşemde PKK'nın taleplerinin dile getirilmesi meselesine zaten cevap verdiğimi sanıyordum. Bu talepler insani ve kültürel. PKK'nın aynı şeyi talep etmesi meselenin özünü değiştirmez, söz
konusu olan vatandaşlarımızın bir bölümünün kültürüne ve diline saygı gösterip göstermeme meselesidir, temel insan haklarından biridir;
bu konunun siyasi bir talebe, hatta uğrunda kan dökülen bir meseleye dönüşmüş olmasından utanmalıyız bence.
Ama yine de konunun üzerinde durmakta bence yarar var. Avrupa Birliği'nin Kopenhag Kriterlerini yerine getirmek için reform çalışmaları yaparken iş bir ara gelip radyo-TV'de Kürtçe yayın konusuna dayanmıştı.
O zaman bu reforma o kadar da sıcak bakmayan çevreler, 'Birey hakkı' ve 'Topluluk hakkı' ayrımını getirdiler. Ben açıkçası, anadilde radyo-TV yayınından hareketle birey-topluluk ayrımı nasıl yapılacağını anlamadım ama söylenmek istenen herhalde, 'İçimizde bir azınlık grubu yaratmayalım, mesele sadece Kürtlere özgü gibi sunulmasın, zaman içinde karşımıza azınlık hakları adı altında grup hakları çıkmasın'dı.
Böyle olunca tabii konu üniter devlet ilkesinin korunması konusuna dönüşüyor. Ben açıkçası, önemli olanın bütün vatandaşların bir arada yaşama iradesinde ve onların mutluluğunda olduğunu düşünüyor, üniter devleti bu anlamda fetişleştirmiyorum ama üniter devlet ilkesini savunanları da anlıyorum, hatta onlara hak vermeye de hazırım.
Hazırım ama bir şartla: En azından devlet düzeyinde gerçek anlamda Atatürk milliyetçiliğinin uygulanması, yani önceliklerin ırk esasına göre değil eşit vatandaşların mutluluğu bakımından sıralanması şartıyla.
Yani, bu anlamda gerçekten eşitlikçi ve vatandaşlarının mutluluğunu öne çıkaran bir cumhuriyet olmamız halinde, zaten bence üniter devlet tartışması bu kadar hararetli olmaktan çıkacaktır.
Öte yandan, Demokratik Toplum Partisi'nin son kongresinde dile getirilen özerk yönetim modelinin pek gerçekçi olmadığı kanısındayım; ama onun yerine Adalet ve Kalkınma Partisi'nin geçen dönem getirdiği ve dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildikten sonra unutulan yerel yönetim reformu yasasının bu anlamda biraz daha geliştirilebileceğini, demokrasinin yerelleşmesinin, toplumdaki tansiyonu aşağıya çekeceğini düşünüyorum.
Büyükşehir belediyelerinin veya il özel idarelerinin, okulların ve sağlık kurumlarının işletilmesinden, eleman alıp çıkarmasından sorumlu olması ama hem müfredat ve uygulamasının hem de sağlık standartlarının merkezden sürekli belirlenip denetlenmesinin hizmet kalitesini, dolayısıyla vatandaşın mutluluğunu artıracağına inanıyorum.
Bütün bunların da üniter devlet ilkesini hiç de zedelemediği kanısındayım.