Laf ne zaman bitecek?

Dikkat ediyorsanız, Türkiye PKK ile mücadele için sınır ötesi operasyona izin veren bir tezkereyi çıkarmaya niyetlendiği günden beri, her gün, evet </br>her gün hem Iraklı yetkililerden...

Dikkat ediyorsanız, Türkiye PKK ile mücadele için sınır ötesi operasyona izin veren bir tezkereyi çıkarmaya niyetlendiği günden beri, her gün, evet
her gün hem Iraklı yetkililerden, hem Kuzey Iraklı Kürt yetkililerden ve hem de Amerikalı yetkililerden demeç ve vaat yağmuru altındayız.
Başlangıçta bu tezkerenin çıkmaması gerektiği söyleniyor, 'Tezkereye gerek yok, işinizi Irak ve ABD ile görün' deniyordu.
Tezkere çıktı, hâlâ aynı şeyler söylenmeye devam etti. Hatta, Türkiye'nin tezkereyi çıkarırken, Iraklı Kürt ve Arap yetkililere uygun bir yolla 'Bazı PKK liderlerini bize teslim edin, tezkereyi kullanmamıza gerek kalmasın' dediği iddia edildi, Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan bu iddiayı ne yalanladı ne doğruladı, derken Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, bu iddiaya atıfta bulunarak 'Bizim verecek kedimiz bile yok' dedi.
Ama aradan geçen her gün Türkiye'nin bu konudaki ciddiyetinin daha da iyi anlaşılmasına neden oluyor. Hele PKK'nın Dağlıca'daki taburumuzun güvenlik
takımlarına saldırması, 12 askeri şehit etmesi, sekiz askeri kaçırması sonrası gerginlik had safhaya çıktı.
Demeç ve vaat yağmuru artmaya başladı. Amerika'nın Türkiye'ye PKK ile ilgili istihbarat paylaşmayı ve/veya PKK hedeflerine Amerikan uçaklarıyla hava saldırısı düzenlemeyi önerdiği anlaşıldı.
Irak merkezi hükümeti, PKK'yı yasakladığını duyurdu. Tabii Bağdat'taki hükümetin Kuzey Irak'ta hiçbir yaptırım gücü olmadığı bilindiği için Irak Başbakanı'nın bu sözleri tebessüme yol açtı. Aynen Irak'ın Türkiye'ye üst düzey bir heyet göndermesinin yarattığı gibi.
Düne geldiğimizde laf yağmuru ilk günlere göre bir hayli ton değiştirmişti. Artık, daha düne kadar PKK'yı terörist örgüt olarak görmediğini söyleyen Mesut Barzani bu örgüte silah bırakması ve Kuzey Irak'ı terk etmesi çağrısı yapıyordu. Aynı şekilde Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani de, 'kedi bile vermeyiz' sözünden dönmüş, PKK liderlerini yakalayıp Türkiye'ye teslim etmekten söz eder olmuştu.
Benzer bir değişiklik Amerikan tarafında da var. Onlar da, PKK'ya karşı savaşmaktan, Türk ordusunun mücadelesine destek olmaktan daha yüksek sesle söz ediyorlar artık.
Bakın bugün veya yarın bu ağızlar daha da sertleşecek. PKK'nın etrafındaki 'demeç çemberi' daha da daralacak.
Ama adı üstünde bu bir 'demeç çemberi.' Oysa Türkiye, pazar günkü PKK saldırısından bu yana bir şeyi açıkça söylüyor: Artık kimin ne dediğinin, ne vaat ettiğinin bir önemi yok, artık zaman eylem zamanı, biz de sadece eylemlere bakarız.
Biliyorsunuz Başbakan Erdoğan bir tarih de telaffuz etti: 5 Kasım'daki ABD
Başkanı Bush ile görüşmesi sonrası eğer Türkiye hâlâ tatmin olmamışsa tek taraflı eyleme geçilecek.
Türkiye'nin nihai hedefi PKK'nın silahlı mücadeleyi bıraktığını açıklamasıdır. Bu hedefe varılana kadar aktif baskı politikası sürdürülmeli, gerekirse ve gerektiği kadar tek taraflı askeri önlemler de alınmalıdır.
PKK bu badireden de, 'eylemsizlik' açıklayarak ve bir süre 'uslu çocuk'u oynayarak kurtulabileceğini, üstündeki baskı hafifleyince de yeniden eylemlere başlayabileceğini hesaplıyor olabilir.
Tam zamanlaması nasıl yapılır bilmiyorum ama bu baskı politikasında kritik bir eşiğe gelindiğinde, PKK'nın hırçınlaşmasını ve hiç istenmeyen eylemlere girişmesini engellemek için bir çeşit siyasi yol haritasını da hükümetin açıklaması gerekir.
Şu anda silahlarını gömmesini istediğimiz, gelecekte de silahlarını yok etmesini beklediğimiz PKK'nın önünde bir çıkış yolu da olmalı, olabilmelidir.
Şu an bir 'siyasi çözüm'ü konuşmaya en uygun zaman olmayabilir ama hükümet bu konuda hazırlık yapmalıdır.
Yoksa bugün yaptığımız baskıyı, PKK meselesini tam olarak çözemediğimiz için değişen sıklıklarda tekrar tekrar yapmak ve bugün duyduğumuz vaat ve demeçleri sık sık duymak durumunda kalabiliriz.
PKK'yı bitirme stratejisi, sadece askeri plandan ve sadece güvenlik konularından ibaret olamaz, kalamaz.