Laiklik nedir?

Geçenlerde, laiklik konusundaki hassasiyetini çok iyi bildiğim, Türkiye'nin gündemindeki temel sorunun dinin yeri meselesi olduğuna inanan ve kendi hayat tarzını...

Geçenlerde, laiklik konusundaki hassasiyetini çok iyi bildiğim, Türkiye'nin gündemindeki temel sorunun dinin yeri meselesi olduğuna inanan ve kendi hayat tarzını tehdit altında hisseden bir genç kadınla konuşurken, onun laiklik temelli siyasi bölünmeyi benden çok daha iyi kavramsallaştırdığını fark ettim.
Diyordu ki, 'Onlara, yani AKP'lilere göre laiklik devletin dine karışmaması demek; bana ve benim gibi düşünenlere göreyse laiklik, inançsızların veya daha az dindar olanların devlet tarafından güvence altına alınması demek.'
Buna benzeyen bir kavramsallaştırmayı dün Radikal'de Tarhan Erdem'in köşesinde okudum. Tarhan bey de, "Bu anlayışın (Fazıl Say'ı dışlayan anlayışın) gerisinde, laikliğin 'inanç gereğinin özgürce uygulanması' olarak tanımlanması vardır. Oysa laiklik, inançlıların ve dindarların ibadetlerini özgürce yapmaları değil, ibadetten geri kalanlar ve duranlara karışılmadığı bir toplum düzeninin adıdır" diyordu.
Birbirine çok benzeyen bu iki kavramsallaştırma biçimi de, kabul edelim ki, kendisini 'laik' diye tanımlayan aklı başında insanların temel endişelerinin çok iyi biçimde dile getirilmiş hali.
Bu endişelerin kaynağında ise benim 'Kendi memleketinde kendini misafir gibi hissetmek' diye adlandırmaya çalıştığım bir sendrom yatıyor.
Hemen İslamcıların, mesela Fehmi Koru'nun itirazını işitir gibi oluyorum o zaman: "Epey uzun bir süre, dün Demokrat Parti'ye, sonra Adalet Partisi'ne, sonra Anavatan Partisi'ne, bugün de AKP'ye oy veren geniş kesimler kendilerini memleketlerinde misafir gibi hissettiler."
Bu görüşe bir noktaya kadar hak verebilirim. Gerçekten de bu partiler büyük çoğunluklarla iktidar oldukları halde hep 'yeterince muktedir olamamak'tan şikâyet ettiler, bir 'derin devlet'in kendilerinin iktidarını sınırladığını öne sürdüler. Algılama böyle olduğu için ve biz de bir 'his'ten söz ettiğimiz için bu görüşe bir yere kadar hak veriyorum.
Yoksa, gerçek durum, Türkiye'nin bazı kısa aralıklar dışında son 57 yıldır şemsiyesinin altında her zaman dini hassasiyetleri yüksek geniş kitleleri de barındıran bu sağ partiler tarafından yönetildiği yönünde elbette. Bu bakımdan AKP, iddia ettiği gibi (ve benim de düşündüğüm gibi) DP-AP-ANAP çizgisinin devamı ise, onun sürüklediği kitlelerin 'Biz kendimizi kendi ülkemizde misafir gibi hissediyoruz' diye düşünmesinin anlamı başka olsa gerek.
Bana göre bu 'misafir hissetme hali'nin temel sebebi dinsel özgürlükler değil ekonomik paylaşımdan alınamayan payda gizli.
Oysa bugün kendisini 'laik' diye tanımlayan geniş kitlelerin kendilerini 'misafir' gibi hissetmelerinin temelinde hayat tarzı kaygıları yatıyor.
Yani, ikisi de 'misafir hissetmek' şeklinde kavramsallaştırılsa da, temelde birbirinden epey farklı durumlar ya da kaygılar var.
***
Amasya'da bir okulun yurdunda kalanların yüzde 90'ının oruç tutması ve geriye kalan yüzde 10'u da oruç tutmuyor diye baskı altına alması, kimilerimize 'onaylanmasa bile üstünde durulmaya değmeyecek basit ve sıradan bir olay' gibi gelirken kimilerimize 'Çok vahim bir gidişatın uç verdiği noktalardan biri' gibi gözüküyor.
İşte o yüzden de, 'Laikliğin inançsızları ve başkaları kadar dindar olmayanları koruyan düzenin adı olduğu' yorumu ortaya çıkıyor. Fazıl Say'ın 'Onlar yüzde 70, biz yüzde 30' sözü ortaya çıkıyor. Ve bir AKP önde geleninin 'Giderse gitsin' nobranlığı ortaya çıkıyor.
Nisan ayında yapılan ve olağanüstü katılımların yaşandığı Cumhuriyet Mitingleri'ni düzenleyenlerin demokrasi dışı eğilimleri, darbecilikleri vs. bir yana, bu mitinglere katılan yüz binlerce samimi vatandaşın kaygısı işte bu azınlıkta kalma, hayat tarzını kaybetme kaygısıydı. Bunu görmezden gelmek, sırf miting düzenleyicileri ve konuşmacıları anti-demokrattı diye bu samimi endişeleri küçümsemek yanlış olur.
***
Yazımın başında andığım genç kadınla konuşurken, 'Peki' dedim, 'Biz hayat tarzımızı demokrasi dışı bir yöntemle mi koruyacağız?' Bu soruya yakın çevremdekiler dahil azımsanmayacak miktarda insanın bazen içinden bazen de yüksek sesle 'Laikliği korumak için demokrasiden fedakârlık etmeye hazırım, en azından itiraz etmem' diye cevap verdiğini çok iyi biliyorum. Ama benim konuştuğum genç kadının cevabı 'Elbette hayır'dı.
O zaman, geriye tek bir yol kalıyor: Siyaset yapmak.
Bu bitmez tükenmez konuya yarın devam edeceğim.