Liberallerin kırılma noktaları

Liberal-demokratlar sivil anayasa girişimini destekliyor, ama yöntemini de eleştiriyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi'ne yönelik geniş liberal-demokrat destek, 2002 seçiminin hemen ertesinde, milletvekili bile seçilemeyen Recep Tayyip Erdoğan'ın Avrupa Birliği başkentlerine tura çıkmasıyla başladı diyebiliriz.
Bu destek zaman içinde AKP'nin Kemal Derviş tarafından oluşturulan ekonomik programı aksatmadan uygulaması ve AB yolunda demokratikleşme reformlarının büyük bir hızla yapılıyor olmasıyla kemikleşti, her halde doruk noktasına da Kıbrıs referandumu ve ardından gelen 17 Aralık 2004 AB zirvesi kararıyla ulaştı.
Bu kemikleşmiş desteğin gevşemeye başlaması tam da o tepe noktasının ertesine, yani AB ile müzakerelerin resmen başlamasına denk geldi.
Hükümet hız kesmişti. AB unutulmuş, iç gündeme dönülmüştü.
Ama sanıyorum en önemli kırılma noktası, 2006 yılının ilk baharındaki Merkez Bankası Başkanı atama süreci oldu. Esasında süresi dolmakta olan başkan Süreyya Serdengeçti'nin bir kez daha aynı göreve getirilmesi bekleniyordu. Ama bir süre sonra anlaşıldı ki Serdengeçti atanmayacak. Peki kim atanacaktı?
O dönemde ortaya atılan bütün isimlerin AKP'ye yakın, hatta açık açık faize 'ahlaken karşı' olduğunu söyleyen kişiler olması, bunların tamamının Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından reddedilmesi, sonunda atanan Durmuş Yılmaz'ın da eşinin başörtülü olması ciddi bir duygu kırılmasına neden oldu.
AKP'nin devletin diğer alanlarındaki atama tercihleri hemen gündeme geldi ve fark edildi ki, eşinin başı kapalı olmak, AKP tarafından neredeyse bire bir uygulanan bir atama kriteri haline gelmiş.
Elbette siyasi iktidarların kendilerine yakın ve uyum içinde çalışacakları bürokratları tercih etmesi bir dereceye kadar normal karşılanan bir durumdu ama tek kriterin İslami siyasi tercih haline gelmesi, bunun da Merkez Bankası için isim düşünülürken bile göz ardı edilmemesi, liberal-demokrat kesimlerde ciddi bir etki yarattı.
Bu dönemin ardından bir de dış piyasaların etkisiyle bir ekonomik çalkantı yaşanınca, hükümete yönelik ulusalcı kesimden gelen eleştirilere liberal-demokrat kalemlerin, kesimlerin eleştirileri de eklendi.
Hükümetin bu dönemde özellikle Ceza Kanunu'nun 301. maddesi gibi ifade özgürlüğünü kısıtlayan maddeleri değiştirmemek için ayak sürümesi, AB yolunda yavaşlama, Kıbrıs konusunda çözümsüzlüğü kabullenme, iç politikada daha İslami bir gündeme yönelme gibi davranışları göze batar ve eleştirilir oldu.
AKP'ye yönelik bu eleştirilerin arttığı dönemde, parti yönetimi, eskiden kendilerine yakın görüntü veren ama son dönemde eleştirel bir tavır takınan önde gelen kimi kanaat önderleri ve yazarlarla görüşmeler yapmaya başladı. Daha sonra bir trafik kazasında ölümden dönecek olan Genel Başkan Yardımcısı Akif Gülle ve bugün Başbakan Yardımcısı olarak hükümette görev alan Hayati Yazıcı'nın önderliğinde yürütülen bu görüşmelerde genellikle AKP'ye, 'Değişimci olmaktan vazgeçtiniz, ulusalcı söylemlerin etkisine girip milliyetçilik yarışına başladınız, AB'yi unuttunuz, kendi gizli gündeminizi uyguladığınız şüphelerini doğrulayıcı hareketler sergiliyorsunuz' gibisinden eleştiriler yöneltildi.
Bu dönemde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bir özel davette bir grup gazeteciyle buluştu ve neredeyse bütün gece 301. maddeyle ilgili eleştiri yağmuruna tutuldu.
Ama bütün bunlara rağmen AKP'nin tutumu değişmedi ve cumhurbaşkanı seçimi sürecine başlandı. Bu dönemde de, liberal-demokrat kesim ve onun basındaki temsilcileri, AKP'nin bir cumhurbaşkanı seçme hakkını, Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olma hakkını teslim etmekle birlikte, daha az gerilim yaratacak, hatta hiç gerilime yol açmayacak bir ismi tercih edeceklerini açıkça yazdılar.
AKP yine bildiğini okudu, son dakikada Dışişleri Bakanı Abdullah Gül aday olarak açıklandı. Ve ardından da ikinci kırılma noktası geldi: 27 Nisan muhtırası.
Bu muhtıra, birdenbire çözülmeye yüz tutmuş AKP-liberaller ittifakını yeniden ve bir gecede oluşturuverdi.
22 Temmuz seçimi sonrasında Abdullah Gül'ün adaylığı ve seçilmesi, bu ittifakı yeniden gevşetti. Şimdi, liberal-demokrat kesimler sivil anayasa girişimini prensipte destekliyor olsalar bile çoğunlukla AKP'nin izlemek istediği yöntemi eleştiriyorlar ve açıkçası AKP'nin kendi anayasasını referanduma sunmasından endişeliler.
Anayasa konusu, AKP'nin geleceğini belirleyecek en kritik konu haline geldi.