Muhtıra etkilemedi mi?

Radikal'in pazartesi günkü manşetini biz kendi aramızda çarşamba günü konuştuk.

Radikal'in pazartesi günkü manşetini biz kendi aramızda çarşamba günü konuştuk. Çünkü o gün Tarhan Erdem'in araştırma sonuçlarını manşetimize yerleştirdikten sonra masada sohbet ederken konu seçim sonuçlarının ardından atılacak başlığa geldi. Yazıişleri masasında, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin seçimden elde edeceği başarının 27 Nisan akşamki asker bildirisine bağlandığına ilişkin tereddütsüz bir görüş belirdi. 'Bu da halkın muhtırası' başlığını da o sırada Yazıişleri Müdürümüz Erdal Güven önerdi.
Bizim dört gün önceden belirlediğimiz başlığı seçim gecesi saat 19.00 dolaylarında birlikte çıktığımız CNN Türk yayınında Hasan Cemal telaffuz etti, ben de bozuntuya vermedim. Yayından çıkıp gazeteye geldiğimde arkadaşlarım bana kızdı, sandılar ki başlığı yayından önce Hasan Cemal'e ben fısıldadım, oysa o da 'Ben gazete yöneticisi olsam bunu derdim' diye düşünmüş, aynı noktaya gelmişti.
Dünden itibaren bazı gazete köşelerinde, seçimde AKP'nin elde ettiği başarıyla asker muhtırası arasında bir ilişki olmadığını söyleyen yazılar yayımlanmaya başlandı, benzer görüşleri TV'lerde dile getirenler de oldu.
Bir kere, doğru anlaşılmak için bir hakkı teslim edeyim: Elbette bir seçimin sonucunu tek bir konunun belirlemesi çok nadir rastlanan bir durumdur. AKP'nin başarısında bana göre muhtıranın ve Cumhurbaşkanı seçimi sırasında yaşananların kayda değer bir payı olmakla birlikte bu partinin iktidardayken başarılı işler yapmasının, karşısında iktidar alternatifi bir tek parti bulunmamasının vs. de payı vardır. Ama gazete manşeti böyledir, biz baskın faktörü belirledik, AKP'ye verilen oyları muhtıra etkisine bağlarken diğer faktörleri göz ardı etmedik, merak eden 23 Temmuz günkü yazıma bakabilir.
Yalnız, gazetelerde yazan ve AKP'nin başarısının muhtıradan değil de onun ekonomi alanındaki uygulamalarından kaynaklandığını savunanların açığa düştüğü bir yer var.
Madem AKP'nin ekonomi politikalarının başarısını bu kadar net görüyordunuz ve bu başarının AKP'yi yüzde 47 ile yeniden iktidar yapacağını düşünüyordunuz, daha düne kadar neden AKP döneminde ekonomik büyümenin halka inmediğine, işsizliğin azaltılamadığına, AKP'nin ekonomik başarısının aslında sıcak parayla şişirilmiş bir balon olduğuna ilişkin yazılar yazıyordunuz?
Seçim gecesi Kanal D, Star ve CNN Türk televizyonlarının düzenlediği mangal partisinde dolanıyordum. Kulağıma en çok çarpan söz, 'Ben demiştim' oldu. Partiye katılanları tenzih ederim, benim orada geçirdiğim kısıtlı zaman içinde konuştuğum gazeteci ve yazarlar seçim sonucuna şaşırmış gözükmüyor, 'Ben demiştim' diyorlardı. Ne zaman demişlerdi?
Hiç böyle bir şey hatırlamıyorum.
Vatan gazetesinde Mehmet Tezkan seçim döneminde bir kez sahaya indi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul mitingini izledi, sonra da yazdı. Esasen AKP'den hiç de hazzetmeyen bir yazar olan Tezkan, mitingde gördüklerinden, özellikle de Erdoğan'a yönelik sevgiden çok etkilenmişti. Ertesi gün kendi gazetesinde ciddi bir hücuma uğrayınca hemen geri çekildi. Oysa Tezkan'ın gördükleriydi gerçek olan, sayfa komşusu yazarların söyledikleri değil.
* * *
Şimdi bakıyorum, köşelerde bir 'mea culpa' (benim hatam) salgını var, herkes Radikal'in yayımladığı Tarhan Erdem'in anketi sonrası söyledikleri için özür diliyor. Tabii özür dilemek de önemli bir erdem ama dikkat ediyorum özür dileyenler içinde Murat Yetkin hariç hiçbiri Tarhan beyi sadece eleştirmeyip ona aynı zamanda hakaret de ettiklerini hatırlamıyorlar. 'Erdemli tarhana' diyen mi, 'Soros çocuğu' diyen mi istersiniz, her çeşit hakaret havada uçtuktan sonra, 'Ben Tarhan bey doğru olamaz demiştim, meğer doğruymuş, özür dilerim' demek maalesef yeterli değil.
* * *
Bakın, beklenen oldu, bazı yazarlarımız ve politikacılarımız kendi kafalarında yarattıkları 'gerçek'e öyle bir inandılar ki, GERÇEK Türkiye onunla uyuşmayınca çareyi halkı kötülemekte, onu cahil, hırsız, hain ve satılmış olarak suçlamakta buldular. Bu ruh halininin psikiyatride bir ismi var, izin verirseniz onu yarın yazacağım.
* * *
Bu seçim de gösterdi ki, Türk basınının, özellikle de tarafgirlikte sınır tanımayan köşe yazarlarının yansıttığı Türkiye ile gerçek Türkiye arasındaki mesafe çok ciddi biçimde açılmış.
Biz gazeteler olarak bu mesafeyi bir an önce azaltıp makul bir seviyeye getiremezsek korkarım siyasetçiler tarafından bile ciddiye alınmaz hale geleceğiz.