Nasıl daha mutlu bir dünya?

Pazar günü televizyon-</br>da zap yaparken BBC World'de Bill Clinton'ı görünce durakladım.

Pazar günü televizyonda zap yaparken BBC World'de Bill Clinton'ı görünce durakladım.
Eski başkan, BBC'nin ünlü 'The Dimblebye Konuşmaları'nın konuğuydu ve 11 Eylül sonrası dünyasını anlatıyordu.
Uzun yıllardır dinlediğim en ufuk açıcı konuşmalardan biriydi. Bir kez daha Bill Clinton'ın entelektüel kapasitesine hayran kaldım. Bu konuşmanın tam metnini birkaç gün içinde Radikal'de okuyacaksınız zaten, ben bugün yeni yılın ilk çalışma gününde, Clinton'ın konuşmasından hareketle biraz dertleşmek istiyorum sadece.
Küreselleşme, yeni bir olgu değil. Ama
özellikle bilgi teknolojilerinin gelişmesiyle
birlikte son 20 yılda çok büyük bir hız kazandı. Küreselleşmeye ilişkin bir sürü şüphelerimiz var ama yine de herhalde kimse bunun geri çevrilebilir bir süreç olduğunu düşünmüyor.
Elbette küreselleşmenin iyi tarafları da var, kötü tarafları da. Ama insanlığın ortak iyiliği için uğraştığınız sürece, bu kötülükleri yenmek elinizde.
Bugün bakınca, 11 Eylül, küreselleşmenin
doğal sonuçlarından biri gibi gözüküyor. Irkçılığa varan nefreti ortadan kaldıramadığınız sürece, 11 Eylül gibi saldırılara karşı mutlak bir savunmadan da yoksunsunuz demektir.
Ancak küreselleşmenin yegâne kötü tarafının
11 Eylül olduğunu söylüyor değilim. Galiba küreselleşmenin en kötü tarafı, başıboş, daha doğrusu kendi haline bıraktığınızda küresel ekonominin eşitsizlikleri artıran doğası.
Dehşet verici bazı rakamlar var:
Bugün dünyada yaşayan insanların yarısı bu küresel ekonominin bir parçası değil. Dünyada yaşayan insanların yarısı günde 2 dolardan az kazanç elde ediyor, onunla yaşamaya çalışıyor.
Bir milyar insan, günde bir dolardan azıyla
yetinmek zorunda. Bir milyar insan akşamları karnı aç olarak uyuyor. Dünya üstünde yaşayan insanların dörtte biri hayatlarında bir bardak temiz su içemiyor. Ve dünyada dakikada bir kadın doğum yaparken hayatını kaybediyor.
Bunlar, dünyanın başa çıkması gereken çok önemli, çok büyük sorunlar. Üstelik dahası da var:
Bugün dünyada 40 milyon AIDS vakası var.
Yani günde 8 bin 200 kişi AIDS'ten ölüyor. Dünya Sağlık Örgütü, 2005 yılında 100 milyon AIDS vakası olacağını hesaplıyor. Bu, dünya tarihinin en büyük salgın hastalığı.
Açlığın, susuzluğun, hastalığın vs. hepsinin kaynağı aslında fakirlik. Dünyanın zengin ülkeleri, şu veya bu biçimde kendilerini bu kötülüklerden korumayı başarıyorlar ama fakir ülkeler aynı korumaya sahip olacak durumda değiller. Yani, dünya üzerindeki servet dengesiz dağılmış durumda.
Peki ne yapmalı?
Bill Clinton'la aynı fikirdeyim, fakirliği yenmenin bilinen en etkili yolu eğitim.
Yazının bu noktasında Bill Clinton'ın konuşmasını izlemekten vazgeçip BBC'de seyrettiğim bir başka haber programına gelmek istiyorum. Program, lepra hastalığıyla
ilgiliydi. Bu hastalık son 20 yıldır tedavi edilebiliyor. Bu tedavi sayesinde 10 yıl içinde lepranın dünya üstünden silinmesi amaçlanıyor. BBC'nin programında Addis Ababa'da yaşayan lepralı bir genç kızı gördüm. Ailesinin tamamı lepralıydı, gerçi tedavi görmüşlerdi ama babası ve bazı kardeşlerinde lepra daha kalıcı hasarlar bırakmıştı. Baba dileniyor, anne temizliğe gidiyor, diğer kardeşler ise daha çok küçük. Kalabalık ailenin başlıca gelir kaynağı bu genç kızdı, o da lepra hastanesinde muhasebeci olarak çalışıyordu. Genç kız bir yandan, daha önce hastalığı yüzünden dışlandığı için terk etmek zorunda kaldığı liseyi dışardan bitirmeye çalışıyor ve üniversite sınavına hazırlanıyordu. Eğer üniversiteye gidebilirse, daha yüksek gelirli bir iş bulabilecekti, böylece ailesini doğru dürüst bir eve taşıyabilecekti. Yani tek umudu eğitimdi.
Sadece o genç kız için değil, bütün dünya için eğitim en büyük umut. Geçen yıllarda fakir ülkelerin uluslararası mali sisteme olan borçlarının silinmesi ya da kısmen affedilmesi için büyük kampanyalar düzenlendi, kısmen de başarılı olundu. Uganda, affedilen borç miktari kadar parayı eğitime yatırdı, sınıflarının sayısını ikiye katladı, yani sınıf mevcutlarını yarı yarıya azalttı. Sonuçlar inanılmazdı.
Kuşkusuz tek başına eğitim de yeterli değil.
O fakir ülkelerin önce işleyen pazar ekonomilerine sahip olması, eşzamanlı olarak da kendilerine mallarını satacak pazarlar bulması gerekiyor.
İşte bu noktada Amerika gibi, Avrupa Birliği gibi zengin ülkelere görevler düşüyor. Bu zengin ülkelerin, o fakir ülke pazarlarına daha çok açılması, hatta onlara kota tanıması gerekiyor. Gelir paylaşımında eşitliğe yaklaşmanın yollarından biri de bu.
2002, umarım Bill Clinton gibi bu sorunları yüksek sesle konuşmayı teşvik eden insanların seslerinin daha yükseldiği bir yıl olur. Hepimizin bu konulara kafa yorması gerek. Çünkü hepimiz daha iyi bir dünyada yaşamak istiyoruz.