Odak kayması oldu mu?

Hasan Cemal aradı. Dün Radikal'de odak kayması olduğunu, müsebbibinin de yazım olduğunu söyledi. O kanıda değilim.

Sabah sabah Milliyet yazarı Hasan Cemal aradı. Dünkü yazımı eleştiriyordu. Eleştirirken de bir hikâye anlattı. Dilerseniz önce hikâyeyi aktarayım...
Yıl 1975. Başbakan Süleyman Demirel, daha sonra Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı adını alacak olan Helsinki Nihai Senedi belgesini imzalamak üzere Helsinki'ye gider ve imza atar. Belgenin amacı bütün dünyada ama en çok da Avrupa'da demokrasi ve insan haklarını bir yaşam tarzına çevirmektir. Soğuk Savaş'ın bitimine ciddi katkıları olan bir demokratikleşme sürecinin ilk adımıdır Helsinki Nihai Senedi. (Onu Paris Şartı izledi ve sonra da imzacılar AGİT'te buluştular.)
Aynı belgenin imzacıları arasında Kıbrıs Cumhuriyeti yani 'Güney Kıbrıs' ya da 'Kıbrıs Rum Kesimi' adını verdiğimiz devlet de vardır. Türkiye'nin artık tanımadığı bu devlette aynı kâğıda imza atması olacak şey midir? Demirel imzayı atar, geri döner ve 'Hayır' der, 'Ben imza atarken gereken çekinceyi de koydum.' Ama Demirel'in sözleri Cumhuriyet gazetesi için yeterince inanılır bulunmaz, gazete Helsinki Nihai Senedi gibi tarihi bir belgenin imzasının haberini okurlarına 'Kıbrıs'ı tanıdık' manşetiyle duyurur.
Gazetecilikte bu tür odak kayması hataları maalesef oluyor. Bir örnek daha vereyim... Bu kez başrollerde ben de varım. Berlin duvarının yıkıldığı gün ile Bulgaristan'da Todor Jivkov'un yönetimden düştüğü gün aynı gündür. Ve biz o gün Cumhuriyet'te Berlin duvarının yıkılışını değil Jivkov'un gidişini benim bütün itirazlarıma rağmen manşet yaptık. Bir yanda kendi küçük dünyamız vardı bir yanda ise koca dünya. Biz kendi küçük dünyamızı ondan daha önemli saydık.
Hasan Cemal, dünkü Radikal'de de böyle bir odak kayması olduğunu, bunun müsebbibinin de benim yazım olduğunu söylüyordu.
Ben o kanıda değilim. Ne Radikal'in son üç günkü yayını ne de benim dünkü yazım, Kıbrıs sorununun Avrupa Birliği ile müzakerelere başlayacak duruma gelmekten daha önemli olduğunu ima ediyordu.
Tam tersine, şimdi bir kez daha yazacağım, ne 'açık uçluluk' ne 'derogasyonlar' ne de 'kalıcı kısıtlamalar' konusunun üzerinde durdum; çünkü bu konular gerçekten önemsiz, gerçekten bugüne değil de müzakerelerin sonuna ilişkin konular.
Türkiye'de birçok kişi, AB karşıtlığından puan elde etmeye çalışıyor. Bu amaçla da, Brüksel zirvesi sonuçlarını da küçümsüyor, sonuç bildirgesinin 'kılçıklı' olduğunu, hatta Türkiye'nin çıkarlarına aykırı olduğunu iddia ediyor. Oysa dünkü yazıda da açıkça yazdım; başka hiçbir şey 3 Ekim 2005'te müzakereye başlayacak olmak kadar önemli değil.
Burada tek bir sıkıntı noktası var: Kıbrıs. Orada da 10 ay kadar zaman kazanıldı. O zamanı iyi değerlendirmek elimizde. Haa, 10 ayın sonunda Kıbrıs'ta Rumları olumlu bir noktaya getiremedik, o zaman ne olur? Bunu o zaman geldiğinde, o zamanın şartları içinde konuşuruz.
Şimdiden söylenebilir tek şey şu: Teorik bir ihtimal olarak Türkiye, 30 yıllık Kıbrıs politikasıyla AB üyeliği hedefi arasında bir seçime zorlanabilir. O seçim anında da bence Türkiye'nin AB'yi seçmesi gerekir.
Ama Hasan Cemal'in eleştirilerinden birine ben de katılıyorum: Odak kaymasına izin vermememiz gerekir.
Ehem ile mühim arasındaki farkı hep bilmemiz, ona göre hareket etmemiz gerekir.
Belki tam olarak idraki içinde değiliz ama aslında bu sabah, birkaç gün önceye göre hayli farklı bir Türkiye'de yaşıyoruz.
O farkın ne olduğunu zaman içinde idrak ettikçe odak kayması tehlikesinden de uzaklaşacağız.