Önümüzdeki yılın siyasi krizi

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin yegâne derdinin Milliyetçi Hareket Partisi ve Doğru Yol Partisi başta olmak üzere üçüncü bir partinin Meclis'e girmesini engellemek olduğunu yazdım dün. Bugün konuya devam edelim.

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin yegâne derdinin Milliyetçi Hareket Partisi ve Doğru Yol Partisi başta olmak üzere üçüncü bir partinin Meclis'e girmesini engellemek olduğunu yazdım dün. Bugün konuya devam edelim.
Öyle anlaşılıyor ki, yeniden iki partili bir Meclis'i isteme konusunda iktidarla ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi arasında adı konmamış bir uzlaşma da var. Her iki parti de yüzde 10'luk seçim barajının düşürülmesine karşı çıkıyor.
Tabii eğer AKP'nin oyları yüzde 50'leri, CHP'nin oyları da 40'ları bulsa veya tam tersi olsa tartışacak konu yok. Zaten bunlar Türkiye'nin büyük partileri, büyük olmak için gereken esnekliğe ve dolayısıyla bir nevi şemsiye örgüt olma özelliğine de sahipler, o yüzden yüzde 10'luk baraj temsilde bir adaletsizlik yaratmıyor, der işin içinden çıkardık.
Ne var ki durum böyle değil. Bu iki parti 2002'de toplamda yüzde 55 oy aldılar. Yani, 1965 seçiminde Adalet Partisi'nin tek başına aldığı oydan biraz fazla. Zamanında Demokrat Parti'nin bazı oy oranlarının ise altında kaldılar.
Sadece bu da değil. Seçmenin yüzde 45'i, yani yarıya yakını 2002'de bu iki partiyi tercih etmedi. Peki o zaman bu iki partiyi tercih etmeyen seçmen, aradan geçen zamanda acaba bu partilere yöneldi mi? Hayır, şu anda bunu da göremiyoruz. Yani yüzde 10'luk barajın iki, bilemediniz ikibuçuk partilik bir sistemi teşvik etmediği, tam tersine Türk siyasetindeki ciddi kutuplaşmanın artık kalıcı hale geldiği bir kez daha anlaşılıyor.
Hal böyleyken, sırf siyasi konjonktür veya parlamento dışındaki muhalefetin büyük kitleleri mobilize etme konusundaki başarısızlıkları nedeniyle yeniden iki partili bir parlamentonun arzu edilir bir şey olmasını anlamak mümkün değil.
Elbette iktidar sözcüleri bu arzularını bir 'yüce amaç'a dayandırıyorlar: Siyasi istikrarın devamı.
Doğrudur, Türkiye açısından siyasi istikrar, daha doğrusu ülkenin yönetilemez hale gelmemesi veya yeniden koalisyonlar dönemine geri dönülmemesi çok önemli.
Ama herhalde demokratik istikrar da en az siyasi istikrar kadar önemli bir konu.
Sığ siyasi tartışma ortamı tam da böyle bir şey işte: Aradan beş yıl geçti ve biz bugün tek parti iktidarlarının ülke için daha hayırlı olmasıyla demokratik temsilin tam olarak değilse bile vicdanları yaralamayacak ölçüde gerçekleşmesi arasında bir tercihe zorlanıyoruz.
Yani, ya yeniden tek parti iktidarı olması için AKP veya CHP'den birine oy vereceğiz ya da koalisyona oy vereceğiz.
Sanki seçim bu.
Oysa hiçbirimiz böyle bir seçim yapmak zorunda değiliz. Bizim görevimiz, kendimize en yakın bulduğumuz, programına en çok güvendiğimiz partiye oy vermek. Ülkede demokrasinin aynı zamanda yönetebilir, üstelik verimli
ve iyi şekilde yönetebilir bir rejim olmasını sağlamak seçmenden önce parlamentoların görevi. Beş yıllık mutlak iktidarları döneminde bu demokratik yönetim reformlarını yapmayanların bugün seçmene şantaj anlamına açıklamaları da kendilerine saklaması gerekiyor.
Diyelim ki AKP'nin istediği oldu, Meclis'e sadece onlar ve CHP girdi. Acaba dışarıda kalan oyların oranı ne olacak? Herhalde en az yüzde 40 olacak.
2002'nin olağanüstü şartlarında ses çıkarılmayan bu konu bu kez öyle sessizce geçiştirilemeyecektir. Parlamento dışında kalanlar seslerini yükseltmeseler dahi, parlamentonun işi geride kalan beş yıla göre çok daha zor olacak, hükümetlerin ülke yönetimini kurumlarla paylaşma oranı daha da fazlalaşacaktır.
Kimi kurumların son dönemde siyasi parti gibi davranmaya başladığı, kamuoyuna yönelik açıklamalarla taraftar toplamaya çalıştığı açıkça gözleniyor. Bu eğilim önümüzdeki yıldan itibaren daha da artabilir.
O yüzden, belki de çok geç olmadan, Türkiye'nin yönetebilen ama temsil krizine de yol açmayan bir demokrasiyi aramasında fayda var.
Çünkü yüzde 10 baraj artık sadece Kürtlerin temsilinin önünde bir engel değil.