Osmanlı bilim ve teknolojiden tümüyle uzak değildi, ama Osmanlı, bilimin ve aklın egemenliğini, diyelim 16. yüzyıldan sonra tedricen kabullenmiş olsa, bugün sadece çok farklı bir ülke değil, çok farklı bir dünyada yaşıyor olurduk!" /> Osmanlı bilim ve teknolojiden tümüyle uzak değildi, ama Osmanlı, bilimin ve aklın egemenliğini, diyelim 16. yüzyıldan sonra tedricen kabullenmiş olsa, bugün sadece çok farklı bir ülke değil, çok farklı bir dünyada yaşıyor olurduk!" /> Osmanlı'nın batışı ve bilim tarihi - İSMET BERKAN - Radikal

Osmanlı'nın batışı ve bilim tarihi

<strong><font color="#C91010">Osmanlı</font></strong> bilim ve teknolojiden tümüyle uzak değildi, ama Osmanlı, bilimin ve aklın egemenliğini, diyelim 16. yüzyıldan sonra tedricen kabullenmiş olsa, bugün sadece çok farklı bir ülke değil, çok farklı bir dünyada yaşıyor olurduk!

Şimdi İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği görevini yürütmekte olan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Türkiye'nin en değerli bilim tarihçilerinden biri. Onun Osmanlı dönemi bilim tarihiyle ilgili sayısız kitabı, makalesi, araştırması var.
Geçenlerde Prof. Dr. İhsanoğlu'nun birkaç yıl önce Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanan, editörlüğünü Prof. Dr. Halil İnalcık ve Prof. Dr. Günsel Renda'nın yaptığı 'Osmanlılar' adlı iki ciltlik dev eserdeki bir makalesini okudum. Prof. İhsanoğlu bu makalesinde Osmanlı'da bilimin tarihini anektodlarla özetlemişti. Makaleden çok renkli bazı anektodları sizinle önümüzdeki haftalarda paylaşmayı düşünmüyor değilim, hele bir tanesi var ki, onu aktarmak için sabırsızlandığımı bile söylemeliyim. Ama bugün genel bir değerlendirmeden ilerlemek istiyorum.
Askeri tarihçiler, Türklerin ve Moğolların tarihteki askeri başarılarını, onlar tarafından geliştirilen yeni bir savaş teknolojisine bağlama eğilimindeler. Bu teknolojinin adı çift gergili yaydır. Bu yolla hem ok daha isabetli ve öldürücü bir silaha dönüşmüş hem de at üzerinden, yani hareket halindeyken atılabilir hale gelmiştir.
Orta Asya'dan çıkıp Avrupa'nın göbeğine kadar giden Türk akınlarının başarısı elbeette tek bir faktöre indirgenemez ama askeri üstünlüğü oluşturan şeylerin biri de herhalde bu savaş teknolojisi. Osmanlı, bu teknolojiyi daha da geliştiren, top kullanan, tüfek benzeri taşınabilir ilk ateşli silahı kullanan devletin adı.
Bir anlamda varoluşunu teknolojiye, özellikle de savaş teknolojisine borçlu olan Osmanlı'nın bilimden ve dolayısıyla teknolojiden tümüyle uzak yaşadığını söylemek haksızlık olur. Ama sorun şu ki, Osmanlı bilim tarihinin kesintisiz bir tarih olduğunu söylemek de imkânsız.
Yoksa elbette çok önemli matematikçiler, çok önemli su ve yol mühendisleri, çok önemli astronomlar varolmuş Osmanlı'da. Ama deyim yerindeyse, bilimsel bilgi kuşaktan kuşağa hiçbir zaman sistematik biçimde, doğru dürüst aktarılamamış.
Osmanlı gibi bir imparatorlukta tıp diye bir şeyin hiç olmadığı söylenebilir mi? Elbette vardır. Ama aynı zamanda 'eğitim hastanesi' olarak da görev yapan şifahaneler bir türlü tıp fakültesi veya 'cerrah okulu' olamamış, bilgi bir türlü kuşaktan kuşağa biriktirile biriktirile aktarılamamıştır.
Yani Osmanlı'nın bir 'üniversite'si olamamıştır. Medreseler, en fazla İslami bilimlerin bir alt kategorisi olan hukuk (fıkıh) alanında yetkinleşebilmiş ama fen bilimleri bu kurumun içinde hiçbir zaman olması gerektiği gibi kurumsallaşamamıştır.
Prof. İhsanoğlu, kitaplarında konuyu yeterince ayrıntılı işlediğinden olsa gerek, az önce andığım makalesinde art arda ama bazen arada onyıllarca boşluklar bırakarak hep bazı iyi örnekleri, üstün bilim insanlarını anlatıyor.
Diyelim matematikçi Ali Kuşçu'nun, diyelim gök bilimci Takiyüddin Efendi'nin elbette büyük önemi var ama bunlar 500 küsur yıllık tarihte birkaç damla. Üstelik, diyelim Takiyüddin Efendi, bugünkü Taksim civarına denk gelen yerde rasathanesini kurduğunda Avrupalı bilimcilerle aşağı yukarı aynı seviyede. Yani o sırada, bugün bir hayli kapanmış olsa da hâlâ varolan büyük fark yok ortada. Tam o noktadan müthiş bir başlangıç yapılabilir belki. Ama sonra malum, dogmatik dinciler rasathaneyi yıkıyor, o bilgi 'günah' sayılıyor ve aradaki fark açılmaya başlıyor.
İşin doğası gereği, Osmanlı'nın aklı ancak askeri teknolojide Batı üstünlüğü çok belirgin bir hal alınca geliyor. Ama o zaman da çok geç kalınmış durumda, çünkü aradaki farkı yaratan bilim ortamını kurmak için bütün toplumsal sistemi ithal etmek gerekiyor. Osmanlı bunu yapamıyor doğal olarak ve o yüzden bir 'alternatif modernleşme' yaşanamamış oluyor.
Bütün sistemi ithal etmek ve tutarlı da olmak için taa Atatürk'ü beklemek gerekiyor. Ve bugün hâlâ o sistemi kıyısından köşesinden bozan eskinin redci kafası eğitim sistemini tersine çevirmek için çalışmaya devam ediyor.
Osmanlı, bilimin ve aklın egemenliğini, diyelim 16. yüzyıldan itibaren tedricen kabullenmiş olsaydı, bugün sadece çok farklı bir ülkede değil, çok farklı bir dünyada yaşıyor olurduk!