'Şahane kaybedenler' efsanesi

Türk solu bir türlü kendine güven duygusunu kazanamadı. Her yarışa zaten kaybetmek için, zaten kaybedileceği bir peşin kabul olarak başlanıyor...

Seçim gecesi, gazete yetiştirme telaşı içinde biten sayfalara bakıyorum, bir başlık gördüm, şimdi mealen aktarıyorum: "Baskın Oran kaybederken kazandı."
Benim bu konulara bakışım gayet basittir: Ya kazanmışsınızdır ya kaybetmiş. Bunun arası olmaz.
Hatırlayanlar çıkacaktır, bu köşede bir zamanlar Türk solunu ve solcusunu eleştiren bir dizi yazdım, bazı insanlar bana demediklerini bırakmadılar.
O yazıların hareket noktası, Bülent Ortaçgil'in bir şarkısının sözleriydi. Hatırlatmama izin verin: "Sen, ben, değirmenlere karşı/Bile bile iki yitik savaşçı."
Bu yenilgiyi sevme, yenilgiden 'zafer' çıkarma kültürü benim hiç hoşuma gitmiyor. Daha işe başlarken yenilgiye razı biçimde başlıyorsunuz ve sonunda yenildiğinizde de adeta bundan tat alıyorsunuz.
Bu ruh halini, bu nefis terbiyesini kendisine 'sol' adını veren neredeyse bütün kesimlerde görebiliyoruz. Bakın Cumhuriyet Halk Partisi de yenilgiden zafer çıkarma peşinde.
Oysa kaybetmenin hiçbir tarafı 'şahane' değildir.
Yanlış anlamayın, 'Ne pahasına olursa olsun kazanmak'tan söz etmiyorum, elbette ahlaklı olacaksınız, elbette kendi ilkeleriniz olacak ve elbette ne ahlakınızdan ne de ilkelerinizden geri gitmeyeceksiniz.
İmkânsız mı? Türkiye'de 'sol'un seçim kazanması, kendi ahlakından ve ilkelerinden ödün vermeden kazanması imkânsız mı? Gerçekten böyle düşünüyorsanız, dükkânı kapatıp gitmek lazım.
Hep kaybediyorsanız, ya sizde bir yanlışlık vardır ya da sizi seçmeyende. Sizi seçmeyenleri değiştirip mesela onların yerine Mars'tan yeni bir halk getiremeyeceğinize göre, yanlışlığı kendinizde aramalısınız, ahlakınızı ve ilkelerinizi halka neden anlatamadığınızı samimi biçimde sorgulamalısınız.
Yoksa yenilgileri, kaybetmeyi güzellemeye başlarsınız ve bunu yapmaya başladığınız anda da bir daha hiçbir zaman kazanan olamayacağınıza kendinizi ikna etmiş olursunuz.
Oysa başka bir dünya mümkündür. O dünyada kazanmak mümkündür. Ama
siz daha baştan 'Değirmenlere karşı' ve 'yitik' bir savaş veriyorsanız, çekin ipini gitsin.
***
Maalesef bu kaybetme ve kaybederken de zafer kazandığını sanma fikri, neredeyse bir ideoloji olarak genetik kodlarımıza girmek üzere.
Toplum da bundan mustarip, hatırlayın bir zamanlar futbolda 'şerefli beraberlikler'imiz vardı! Ama zaman içinde toplumda bir kendine güven duygusu oluştu, kazanmanın mümkün olduğunu düşünmeye başladı insanlar.
Ama Türk solu bir türlü kendine güven duygusunu kazanamadı. Her yarışa zaten kaybetmek için, zaten kaybedileceği bir peşin kabul olarak başlanıyor. Sonunda da kaybedilince, 'Kaybettik ama kaybederken kazandık' deniyor.
Baskın Oran'ın seçilememesi, İstanbul 2. Bölge'de 65 bin
oyun alınamaması çok büyük bir yenilgidir. Çünkü, Türk solunun gerçek bağımsız adayı Ufuk Uras değil Baskın Oran'dı ve o bile seçilemedi. (Milliyetçi Kürtler oy vermese Ufuk Uras da seçilemezdi, unutmayın.) Bu yenilgiye güzellemeler düzmeye ne olur kimse kalkışmasın.