Sezer veda ederken

Sezer, cumhurbaşkanlığı döneminde, görevinin gerektirdiği ciddiyet anlayışını galiba o kadar fazla ciddiye aldı ki, bize insan tarafını çok az gösterdi.

Bugün Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in görevindeki son günü. Bugün büyük bir ihtimalle Abdullah Gül Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından cumhurbaşkanı olarak seçilecek, sonra da gün tamamlanmadan cumhurbaşkanı olarak yemin etmiş olacak. Cumhurbaşkanı Sezer gösterişli bir devir teslim töreni istemediğine göre Gül bu makamı sade bir törenle devralacak ve yeni görevine ya bu akşam ya da yarın sabah saatlerinde başlayacak demektir.
Sezer gittiğine ve Gül geldiğine göre, tarihçinin ileride yapacağı sorgulamayı biz gazeteciler bugünden yapabiliriz: Acaba Sezer geriye nasıl bir miras bırakıyor? Sezer'i nasıl hatırlayacağız?
İki gündür Sezer'in siyasetçi olmadığı için iç ve dış siyasete uzak duran, önüne gelen yasalar konusunda tercih yapmak zorunda kaldığında tercihini özgürlüklerin ve demokrasinin alanının genişlemesinden değil, 'devlet'in insanlar üzerindeki kontrolünün sürmesinden yana kullanan bir cumhurbaşkanı profili çizdiğini yazıyorum.
Sezer'i değerlendirmeye çalıştığım bu son yazımda, izninizle onun insani taraflarına biraz girmek istiyorum.
Bir cumhurbaşkanı, evet çok önemli bir görevi yapan kişidir ama aynı zamanda da insandır. Sezer, cumhurbaşkanlığı döneminde, görevinin gerektirdiği ciddiyet anlayışını galiba o kadar fazla ciddiye aldı ki, bize insan tarafını çok az gösterdi.
Oysa yakından tanıyanlar veya onunla sohbet imkânı bulanlar, kendisinin çok neşeli, espriye espri ile karşılık veren, kahkahalarla gülmekten veya duygulandığında ağlamaktan geri kalmayan birisi olduğunu anlatıyorlar.
Keşke Sezer bu taraflarını bize, yani sıradan vatandaşlara da gösterseydi şu geride kalan yedi yılda. Ama biz Sezer'i neredeyse hiç gülümsemeyen, karşısındakilere biraz sanki tepeden bakan, gerektiğinde başbakan ve yardımcısına anayasa kitapçığını atan bir sert mizaçlı, sinirli bir cumhurbaşkanı olarak tanıdık.
Turgut Özal ve Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanı olarak yaptıklarının neredeyse tam tersini yaptı Sezer.
Mesela otomobilinde gerekmedikçe cumhurbaşkanlığı forsunu kullanmadı, minik bir koruma grubuyla hareket etti. Konvoy çok önemli bir gösterge, çünkü Sezer'in konvoyları hep kırmızı ışıklarda da durdu. Bu her ne kadar bir güvenlik zaafı yaratıyor da olsa Sezer uygulamasını sonuna kadar sürdürdü. (Ben Demirel'in yaverlerine ve koruma müdürüne kaç kez 'Halkı rahatsız etmeyin, gerekirse dursun konvoy' diye talimat verdiğine tanık oldum ama korumalar yine bildiklerini okudular. O bakımdan Sezer'in dediğini yaptırtmış olması da bir başarı sayılabilir.)
Ankara'da vatandaşlar Sezer'i marketten kendi kredi kartıyla alışveriş yaparken de gördüler sık sık. Birkaç kez tiyatroya, sinemaya, konsere gittiği biliniyor Sezer'in, o kadar.
Gerek Bülent Ecevit'le ve gerekse Recep Tayyip Erdoğan'la yaptığı haftalık olağan görüşmelerin on beş yirmi dakikayı ancak bulan görüşmeler olması, devletin zirvesindeki bu insanların arasında da aslında 'insani' hiçbir kontağın olmadığını göstermesi bakımından önemli. (Demirel, haftalık olağan görüşmeleri uzatır, gerekirse başbakan ve genelkurmay başkanını aynı anda görürdü, Sezer'de ise uzayan hiçbir görüşme olmadı.)
Sezer, Köşk'te kendini halka beğendirmek için en ufak bir jest bile yapmadı. Ama buna rağmen onun 'fanatik' denebilecek taraftarları var, acaba bunu nasıl izah etmeli?
Bana soracak olursanız Sezer'in özellikle son beş yılda Köşk'te sergilediği muhalif tutum, onu bir anlamda Türkiye'nin ana muhalefet lideri yaptı. O yüzden de Sezer ismi sokaktaki insanlarda aşk veya nefret gibi kuvvetli duygular yaratıyor.