Sezer'in konuşması...

Cumhurbaş-kanı Ahmet Necdet Sezer, her yıl olduğu gibi bu yıl da nisan ayında Harp Akademileri Komutanlığı'nda bir konuşma yaptı.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, her yıl olduğu gibi bu yıl da nisan ayında Harp Akademileri Komutanlığı'nda bir konuşma yaptı.
Bu yılki konuşmanın özelliği, Sezer'in Cumhurbaşkanı sıfatıyla kurmay öğrencilere son kez hitap edip vedalaşıyor olmasındaydı.
Hatırlayanlar olacak, Sezer'in geçen yılki konuşmasını dört-beş gün boyunca bu köşede ele almış, kimi yerlerini eleştirmiş, kimi yerlerine ise katıldığımı belirtmiştim. Bu yıl da, Sezer'in konuşması aslında üzerinde uzun uzun durulması ve tartışılması gereken öğeleri içeriyor. Bugün, konuşmanın bence en önemli ve güncel bölümlerinin üzerinde durup, önümüzdeki hafta içinde de diğer bölümlerini tek tek ele almayı düşünüyorum.
Türkiye bir cumhurbaşkanı seçimine gidiyor ve hiç küçümsenmemesi gereken etkili kimi çevrelere göre, cumhurbaşkanı seçme gücüne de sahip olan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kendi içinden birini cumhurbaşkanı yapacak olması 'laik rejim için bir tehdit' oluşturuyor.
Cumhurbaşkanı Sezer, konumu gereği bu cümleyi bu açıklıkla söylemiyor ama ima yoluyla bunları belirtiyor, yani aynı yargıyı paylaştığını belli ediyor.
Önce Sezer'in sözlerinden bir bölüm aktarayım:
"Sistemi eleştirmek ve değiştirilmesini istemekle mevcut kuralları uygulama zorunda olmak çok ayrı şeylerdir. Anayasa Mahkemesi Başkanı iken, Anayasa'yla öngörülen cumhurbaşkanı'nın görev ve yetkilerinin, parlamenter demokrasinin gerekleriyle bağdaşmadığını söylemiştim. Bu düşüncemi bugün de koruyorum. Ancak, cumhurbaşkanı'nın, kurallar değişmedikçe Anayasa ile verilen görevleri yerine getirmesi, yetkileri kullanması zorunludur. (...) Cumhurbaşkanı'na ve Anayasa Mahkemesi'ne verilen görev ve yetkiler, siyasal iktidar gücünün, dengelenip frenlenerek 'çoğunluk diktatörlüğüne' dönüşmesinin önlenmesi ve Anayasa'da somutlaşan devlet rejiminin korunması yönünden çok önemlidir."
Burada Sezer bir çelişkiye düşüyor. Bir yandan mevcut cumhurbaşkanı yetkilerinin parlamenter demokrasi ile çeliştiğini söylerken bir yandan da cumhurbaşkanının rejimin denge ve fren mekanizması olması işlevini övüyor. Oysa, demokratik denetime tabi olmayan hiçbir makamın bir demokraside böyle bir rolünün olmaması gerekir.
Devam edelim... Yine Sezer'den bir alıntı:
"Temelinde Atatürk ilke ve devrimleri bulunan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti ideolojisi, tüm yurttaşların taraf olması gereken bir Devlet ideolojisidir."
Bu cümleyi de 'demokrasi' prensipleri açısından, hatta bizim Anayasamızın prensipleri açısından bile kabul etmek kolay değil. Bir demokraside, Atatürkçü olmama, Atatürk'ün fikirlerini benimsememe özgürlüğü de olmalıdır. 'Devlet ideolojisi'ni benimsemeyenleri ne yapacaksınız, vatandaşlıktan mı çıkaracaksınız?
Devam edelim... Yine Sezer'in sözleri:
"Türkiye'de siyasal rejim, Cumhuriyet kurulduğundan beri, hiçbir dönemde günümüzde olduğu kadar tehlikeyle karşı karşıya kalmamıştır. Laik Cumhuriyet'in temel değerleri ilk kez açıkça tartışma konusu yapılmaktadır. (...) İşin dikkat çekici yanı, Türkiye Cumhuriyeti rejimini ılımlı İslam'a dönüştürmek için, dış ve kimi iç odakların çıkar birliği yapmaları ve bunu demokratikleştirme adı altında gerçekleştirmeye çalışmalarıdır."
Burada Sezer aslında 'işbirliği yapan iç ve dış güçler' derken açıkça AKP'yi ve Amerika Birleşik Devletleri'ni kastediyor.
AKP'nin siyasal İslamcı bir geçmişten geldiğini biliyoruz, onların ne kadar değiştiği ve laik-demokratik değerleri ne kadar benimsedikleri ülkemizde güncel siyasal tartışmaların konusu zaten.
ABD'nin Türkiye için 'ılımlı İslam' diye bir modeli savunup savunmadığı, Türkiye'ye böyle bir elbise biçip biçmediği bence hayli şüpheli. Son tahlilde ABD'nin çıkarı, yüzünü Doğu'ya değil Batı'ya dönmüş bir Türkiye.
Kaldı ki Türkiye'nin salt bir dış güç istedi diye rejimini değiştirecek kadar zayıf bir ülke olduğunu mu düşünüyor Cumhurbaşkanı?
AKP'nin 'ılımlı İslam'ı 'demokratikleşme' yoluyla getirmekte olduğu iddiası bana göre tek yanlı ve tehlikeli bir iddia.
Herhalde demokrasiden, daha fazla demokratikleşmeden vazgeçmeyeceğiz. Sonuçta Türkiye'de seçimler yapılıyor ve insanlar siyasi tercihlerini oy olarak ortaya koyuyorlar. Bu iddiaları dile getiren siyasi partilerin seçimleri kazanması bütün sorunları giderecektir.
Zaten meselenin düğümlendiği nokta da bu bana kalırsa: Halka kendini benimsetmek, işleri iyi ve doğru yapacağına insanları inandırmak, başka partilerin 'yanlış' siyasi tercihlerinin yerine kendi 'doğru' siyasal tercihlerini koymak!
Korkuyla, korkutmayla, kutuplaşmayla bu işler çözülmez, seçimde de başarı kazanılamaz. Tam tersine barışla, uyumla, 'makul' olmakla seçim kazanılır. Bir gün muhalefet muhalif olmaktan sıkılıp iktidarı sahiden isterse bunu öğrenecek!