Siyaset pazarı

Spor basını her yıl sezonun bitmesiyle birlikte transfer borsasını açar, birden ortaya onlarca isim dökülür, bunların pek çoğu da gerçekleşmez ama gazetelerin spor sayfaları hangi takımın kimi aldığı haberleriyle dolar ve taşar.

Spor basını her yıl sezonun bitmesiyle birlikte transfer borsasını açar, birden ortaya onlarca isim dökülür, bunların pek çoğu da gerçekleşmez ama gazetelerin spor sayfaları hangi takımın kimi aldığı haberleriyle dolar ve taşar. Şu sıralar sporda transfer borsası hemen hemen açılmış durumda. Daha sezon bitmedi ama transfer haberleri havada uçuşuyor.
Siyasi basın da esasen spor basınından çok farklı değil bugünlerde. Dört-beş yılda bir seçim yapılır bu ülkede ve her seçim öncesi falanca partinin vitrinini hangi yeni veya eski ama önemli isimlerle donatmak istediğine, kimin kime teklif yaptığına dair haberler ortaya saçılır.
Bizde siyaset bırakın ideolojiyi ilkeler düzeyinde bile yapılmadığı için, yani kişiler 'Hangi parti olursa olsun, yeter ki milletvekili olayım' diye düşündükleri için bu haberleri hiç ama hiç yadırgamayız.
Bir bakarsınız, bir dönem neredeyse sosyalist ilkeleri dile getirmiş bir siyasetçi, en milliyetçi partimizle flört etmekte. Bir bakarsınız merkez sağın sembol isimlerinden biri, partisinde yöneticilik dahil pek çok önemli siyasi görev üstlenmiş biri, kendisini sosyal demokrat diye tanımlayan bir partiden milletvekili adayı oluvermiş.
İlke falan yok. Önemli olan milletvekili olmak, kapağı Meclis'e atmak.
Türkiye'nin siyasi sorunlarının belki de en önemlisi budur aslında: Siyasi partilerin 'vitrin' düzenlemesi yapması, birtakım kişilerin de kendilerini 'vitrin malzemesi' yapmak için çaba sarfetmesi.
Burada isim vermemek için kendimi zor tutuyorum. Diyelim X isimli kişi, uzun yıllardır siyasetin kenarında duruyor, bugüne kadar birkaç parti değiştirmiş, bunlardan birinden milletvekili seçilmiş bir dönem, diğerinden belediye başkanı adayı olmuş ama seçilememiş.
Şöhretli olduğuna kuşku yok ama bu şöhret seçmen tabanında değil de medyada görülen bir şöhret. Gerçekte bu kişinin seçmeni var mı, o seçmenle bir iletişimi var mı, bilen yok. Ama iki partimiz adı bende saklı bu X kişi için yarış etti, sonra araya 'büyükler' girdi ve X kararını partilerden biri lehine verdi.
Aday olmayı seçtiği parti ile adaylık teklifi aldığı partiler siyaseten birbirine yakın partiler de değiller, hatta bir hayli uzak partiler olduğunu bile söylemek mümkün ama ne yaparsınız, bizde siyaset böyle bir şey işte.
Böyle, siyasetin doğasına aykırı ve oportünistçe olayların yaşanıyor
olmasında, siyasi partilerimizin yönetim biçiminin ve milletvekili belirleme sistemimizin etkisi büyük. Parti lideri, partisinin politikalarını üç-dört yıl içinde baştan sona değiştirebiliyor, sonra seçim zamanı geldiğinde de son dört yıldır söylediklerinin tersini yapacağını vaat edebiliyor. Lideri ve partisi böyle olunca, yani bu kadar ilkesiz olunca aday seçimi de böyle gerçekleşiyor, medyatik şöhret önemli sayılıyor.
Oysa milletvekili adayları seçmenin de katılacağı bir önseçimle gelse, dar bölgelerden milletvekili çıkartıyor olsak böyle mi olur? Seçmenle doğrudan ilişkisi olmayan, tepeden inme 'kazip şöhret'ler olur mu o zaman?
Ben hep siyasetin fikirle, ilkeyle ve ahlakla yapılması gerektiğine inandım ama şu an revaçta olan aday borsasına baktığımda ne bir fikir, ne ilke ne de ahlak görebiliyorum.
Kimse kusuruma bakmasın ama 'Eski siyaset bir daha dönmemek üzere yok oldu' diyenler çok iyimsermiş, baksanıza eski siyasi alışkanlıklardan başka bir şey göremiyoruz.