Sizin adınız yok mu?

Bana gelen nefret ve tehdit mektuplarının ortak özelliği, yazanın adının belli olmaması...

Özellikle Hrant Dink öldürüldüğünden beri elektronik posta yoluyla bana gelen nefret veya tehdit mektuplarının sayısında ciddi bir artış oldu. Örneğin pazartesi günü 52, salı günü 47, dün bu yazının yazıldığı saatlerde ise 35 elektronik posta iletisi ya benden nefret ettiğini türlü çeşitli ve elbette hiç kibar olmayan biçimlerde söyleyen veya nefretin yanı sıra benim öldürülmem gerektiğini de ekleyenlerin yazdıklarından oluşuyordu.
Önce bu konunun üzerinde durmayayım dedim ama baktıkça bazı ortak özellikler saptamaya başladım.
Mesela, bütün bu nefret ve tehdit mektuplarının ortak özelliği, yazanının adının belli olmaması.
Bu adamların neden adı yoktur, neden isimlerini cisimlerini, nerede bulunabileceklerini vs. bu çeşit basit medeni bilgileri vermezler, anlaşılır gibi değil.
Daha doğrusu, tehdit içeren mektuplar için bu anlaşılır bir şey. Ben mektubu savcılığa versem, düşük bir ihtimal ama belki adli soruşturma yapılacak, yazanın başı belaya girecek.
Hoş, bir seferinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir bakanlığından, onun adını taşıyan bir adresten gelen bir hakaret mektubunu savcılığa ilettim, mektubun üzerinde adı olan kişi, 'Ben yazmadım, benim kullanıcı kimliğimi kullanarak başkası yazmış herhalde' dedi ve kurtuldu.
Her neyse, bu nefret ve tehdit mektuplarının bir başka ortak özelliği, bunların hepsinin hotmail gibi, yahoo gibi, gmail gibi web tabanlı ve kullanıcısına neredeyse anonim bir kimlik kazandıran elektronik posta servis sağlayıcılarından gelmesi.
Büyük ihtimalle bu mektupları yazanlar, gazete okuyucusu bile olmayan internet kafe müdavimleri. Hatta aynı kişinin birden fazla mektup yazdığını bile varsayabiliriz.
Bir başka ortak özellik, hiçbirinin Hrant Dink'in 301. maddeden, yani bu topraklarda yaşayan bir Ermeni olarak Türklüğe hakaretten mahkûm olmasına neden olan cümleleri anlayamamış olmaları. Tabii bu konuda onları suçlayamam, koca Yargıtay yazıyı yanlış anladığına göre gözü zaten kendisi gibi düşünmeyene nefretle kararmış vatandaşın doğru anlamasını beklemek saçma.
Ortak özellik değil ama yaygın bir eğilim, şehitlere veya ASALA tarafından öldürülen diplomatlara üzülüp üzülmediğimi kinayeli biçimde soran grup. Bunlar sanıyorlar ki, Hrant'ın ardından üzülen biri, diplomatlarımız öldürülürken seviniyordu. Üzülmemek, teröre lanet okumamak, o terörü var eden zehirli iklimi yaratanlara kızmamak elde mi?
***
Başkalarını bilmem, bu köşede toptancı yaklaşımlardan, belli kategorileri veya toplulukları doğrudan hedef tahtasına oturtan, suçlayan, mahkûm eden bir dilden hep kaçındım. Hrant Dink'in öldürülmesi sonrası bile, öfkeme yenilmedim, topyekün milliyetçiliği suçlamadım, hatta bunu yapmadığım için
Radikal okurları tarafından eleştirildim bile.
Maalesef toplum olarak bir sığlığa, bir düşünce körlüğüne, bir hoşgörüsüzlüğe, her konuya 'kazandım' veya 'kaybettim' diye yaklaşan indirgemeciliğe, kazanmak için her yolu mübah sayan bir ahlak dışılığa doğru hızla savrulmakta olduğumuzu düşünüyorum.
Benden nefret edenleri veya beni öldürmek isteyenleri tanımıyorum. Zaten onların isimleri de yok. Onlarla bir alıp veremediğim de yok.
Tek istediğim, daha iyi bir ülkede yaşamak, demokrasinin nimetlerinden daha çok insanın daha eşit biçimde yararlanmasını sağlamaya çalışmak.
İsterseniz Anayasa'dan alıntı yapayım:
"Her Türk vatandaşının bu Anayasa'daki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu; Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla 'Yurtta sulh, cihanda sulh' arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu..."
Başka söze gerek var mı?