Taslak ne kadar özgürlükçü?

Anayasa yazmaya 'devlet'i gözeterek oturursanız, bir pazarlık metni oluşur. 'Burada devlete verdim, şurada bireye vereyim' dengeciliği öne çıkar...

Kaç gündür Prof. Ergun Özbudun başkanlığındaki akademisyenler grubunun Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatı üzerine yazdıkları yeni anayasa metniyle yatıp kalkıyorum, anlaşılan daha uzun süre de bunu yapmaya devam edeceğim.
Prof. Özbudun ve arkadaşları, anayasalarına bir 'genel gerekçe' de yazmışlar ve bu gerekçede yeni anayasa ihtiyacının nereden kaynaklandığını anlatmışlar. Önce bu gerekçeden birkaç satır okuyalım:
"(...) Olağanüstü şartların ürünü olan ve olağandışı yöntemlerle yapılan 1982 Anayasası ise, yapıldığı günden beri ciddî eleştirilere ve değişiklik önerilerine konu olmuştur. Nitekim bu Anayasa, en kapsamlıları 1995, 2001 ve 2004 değişiklikleri olmak üzere, şu ana kadar onun üzerinde değişikliğe uğramıştır. Bu değişiklikler, demokratikleşme yönünde önemli ve olumlu adımlar oluşturmuş olmakla birlikte, 1982 Anayasası'na hâkim olan otoriter ve devletçi felsefenin izlerinin tümüyle silinmiş olduğunu söylemek mümkün değildir.
1982 Anayasası bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bu Anayasa'nın bireyi devletin üstün otoritesi karşısında korumaktan çok, devleti birey ve onun anayasal hürriyetleri karşısında korumaya odaklandığı görülmektedir."
Bence çok yerinde ve doğru eleştiriler.
* * *
Dün de yazmaya çalıştım, bizde çok değerli akademisyenlerin bile zaman zaman düştüğü bir hata var: Anayasayı devlet ile bireyler arasında bir sözleşme sanma hatası. Oysa anayasalar, bir toplumu oluşturan bireylerin birbirleriyle yaptıkları ve böylece ortak devletlerini kurdukları bir sözleşmedirler.
Yani devlet denen heyhula, bir bir arada yaşama iradesinin sonucudur. Önce devlet, sonra onun bir toplumu, halkı, ulusu olmaz. Önce toplum, halk, ulus vardır, onlar bir araya gelip devletlerini kurarlar. Anayasa bu kuruluşun belgesidir.
O bakımdan, anayasaların devlet-birey dengesini gözetmek gibi bir önceliği yoktur, böyle bir dengeden söz edilebilse bile, o denge anayasanın bir 'yan ürünü' veya 'imkânı'dır.
Ama daha anayasa yazmaya oturduğunuzda 'devlet' diye bir heyulanın varlığını gözeterek oturursanız, ister istemez yazdığınız metin bir pazarlık metni olur, 'Burada devlete verdim, şurada da bireye vermeliyim' dengeciliği öne çıkar.
Bu ruh halinin bir tipik örneğini vereyim yeni anayasadan:
"Madde 15 (1) Herkes yaşama hakkına sahiptir.
(2) Meşru müdafaa, yakalama veya tutuklama kararlarının yerine getirilmesi, tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, ayaklanma veya isyanın bastırılması hallerinde silâh kullanmanın kanunen zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelen öldürme fiilleri, birinci fıkra hükmü dışındadır."
Herkes elbette yaşama hakkına sahiptir. Bu cümlenin anayasa metninde durması bir 'şıklık'tan başka bir şey değildir. 'İnsan haklarına dayanan' bir devlet, o hakların birincisi olan yaşama hakkına elbette sahip çıkmalı.
Peki ama izleyen fıkra ne oluyor? Burada yazılanlar da esasen gayet makul şeyler. Polis veya güvenlik gücü, elbette görevinin zorunlu kıldığı hallerde silaha başvuracak, gerekirse insan ölümüne de yol açacak. Bu 'zorunlu kıldığı haller' de her uygar devlette olduğu gibi sınırsız olmayacak, kanunla belirlenecek. O zaman bu fıkra anayasada neden var? 'Şık' mı? Değil. Ama diyorum ya bir denge kurulmalı, bir yanında devletin bir yanında bireyin olduğu bir denge!
* * *
Bakın yeni metnin 12. maddesi ne diyor: "Temel hak ve hürriyetler, sadece Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir.
Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. Kanun, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz."
Aynı denge arayışı, aynı yasakçı zihniyet. 'Burada çok verdim, birazını geri almak için kapı açık kalmalı' zihniyeti.
Bir de şu fıkra kalıbına bakın, anayasanın pek çok yerinde, özellikle temel siyasi haklardan söz edilen bölümlerde neredeyse her maddenin ayrılmaz parçası bir kalıp bu:
"Millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması veya suç işlenmesinin önlenmesi sebepleriyle..."
Bu sebeplerle ifade özgürlüğünüz, toplantı yapma özgürlüğünüz, mal edinme özgürlüğünüz, inanç özgürlüğünüz, basın yayın özgürlüğünüz kısıtlanabilecek. Kapı, özgürlükleri sınırlamak isteyenlere açık, uygulamadan biliyoruz ki özgürlüklerin penceresi de hafifçe aralık bırakılıyor.
12 Eylül'ün özgürlükler penceresi de işte bu kadar açıktı zaten.