Virüslerle yaşamak: Evrime yeni kanıt

İnsanoğlunun kaderi: Hepimiz, hayatımızda en az bir kez, çoğu zaman da birçok kez, virüslerden kaynaklanan hastalıklarla boğuşuyoruz.

İnsanoğlunun kaderi: Hepimiz, hayatımızda en az bir kez, çoğu zaman da birçok kez, virüslerden kaynaklanan hastalıklarla boğuşuyoruz. Pek çoğumuz bu sebeple ölüyor.
Evet, virüsler, insanlık tarihinin, hatta bütün çokhücreli karmaşık canlılar tarihinin en çok can alan şeyi. Sadece yakın zamana bakalım: Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda ortaya çıkan 'İspanyol Gribi' 50 milyon can aldı. Tek başına HIV virüsü 25 milyondan fazla insanı öldürdü son 30 yılda. Suçiçeğini, kızamığı, sarıhummayı vs. saymıyorum bile. Bu virüsler, savaşlardan daha çok cana maloldu.
Peki nedir virüs? Genetik kodunu taşıyan kısacık bir DNA ve onu sarmalayan protein. Hepsi bu kadar. Bir hücre bile değil virüs. Zaten o yüzden yaşamak için, çoğalmak için hücrelere ihtiyaç duyuyor. Geliyor hücremizden içeri giriyor, özel bir enzim salgılayarak DNA'sını bizim (ya da içine yerleştiği canlının) RNA'sına kopyalıyor, sonra başlıyor çoğalmaya. Çoğalırken hücrelerimizi öldürüyor.
* * *
2003 yılında bilimciler insan DNA'sının, yani genetik kodumuzun haritasını çıkardılar. Bu haritaya göre, genlerimizin sadece yüzde 2'si, bizim yaşamamız için gereken proteinlerin üretiminde görevli. Buna karşılık genlerimizin yüzde 8'i, milyonlarca yıldan bu yana şu veya bu şekilde bizim DNA-babalarımızın genetik koduna girmeyi başarmış, sonra da genetik evrim sayesinde etkisiz hale getirilmiş virüslerin kalıntılarından oluşuyor.
Düşünebiliyor musunuz, genetik kodumuzun yüzde 2'si, yaşamak için gerekli proteinlerin üretiminde görevli, yüzde 8'i ise genetik evrim tarihimizin kim bilir hangi zamanında etkisiz hale getirdiğimiz virüsleri taşıyan 'çöp DNA.'
Yakın zaman önce Avrupa'da ve Amerika'da çeşitli araştırma labaratuvarlarında bu etkisiz hale getirilmiş virüslerden bazıları 'canlandırıldı' ve çoğaltılıp çeşitli deneylerde kullanıldı. Virüslerin bunları tanımayan canlılarda ciddi öldürücü etkisi olduğu hemen görüldü.
* * *
Yıllar önce, insan beyninin kendi evriminin bütün izlerini içinde taptaze taşıdığına dair bir araştırma okumuştum. Buna göre, mesela fare korkusu, yılan korkusu, sürüngen korkusu, karanlık korkusu gibi kimi temel korkularımız aslında bize uzak atalarımızdan, belki insan bile olmayan atalarımızdan kalmışlardı.
Uzak atamız, sürüngenler tarafından avlanan bir hayvandıysa, biz bugün sürüngenden korkuyorduk vs.
Kısacası, insan beyni, eğer incelenebilse, bizim evrim tarihimizi neredeyse satır satır okuyabileceğimiz bir kitaba dönüşebilecekti.
Ama tabii beyinle ilgili araştırmaların önünde aşılamaz gibi gözüken bir kısıt var: Sadece yaşayan insanların beyinleri de yaşıyor. Yaşayan birinin beyninde yapılan araştırmalar da, ancak beyin ciddi hasar gördüğünde yapılan tedavi sırasında uygulananlarla sınırlı kalıyor kaçınılmaz olarak.
* * *
Şimdi geçen hafta The New Yorker'de okuduğum (Michael Specter'ın 'Darwin's Surprise' başlıklı yazısı, 3 Aralık 2007, The New Yorker) ve yazımın başında da kullandığım makale sayesinde, her hücremizde, kendi genetik evrimimizin en canlı-kanlı kanıtlarından birini, insan olan veya daha sonra insana dönüşecek olan atalarımızın savaştığı ve yendiği virüslerin kalıntılarını bir koleksiyon olarak taşıdığımızı öğrendim.
Genetik materyalimizle ilgili bilgilerimiz arttıkça, ki her gün yeni şeyler öğreniyoruz, kendi türümüzün evrimiyle ilgili bilgilerimiz de artacak. Ve anlaşılan virüslerle olan yaşamımız, evrim tarihimiz hakkında bize epey bilgi verecek.