Yazık, çok yazık

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde dün son derece önemli bir oturum yapıldı. Oturumun konusu 2005 yılı bütçesiydi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde dün son derece önemli bir oturum yapıldı. Oturumun konusu 2005 yılı bütçesiydi. Ama konuşmacılar bütçeye şöyle bir değinip geçtiler, onun yerine Avrupa Birliği konuşmayı tercih ettiler.
Ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel başkanı Deniz Baykal oldukça ağır eleştirilerde bulundu. Baykal, AB'den 'net bir müzakere tarihi alınmadığını' dahi söyledi, 'Bu, şarta bağlı bir müzakere tarihidir' dedi.
Baykal'ın ardından kürsüye Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Mehmet Ağar geldi. Ağar da AB'den söz etti ve yine ağır eleştirilerde bulundu, hatta hükümeti 'şehit kanıyla sulanmış vatan toprağını satmaya kalkışmak'la bile suçlayan imalarda bulundu.
Son olarak da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kürsüye geldi ve bu eleştirilere cevap verdi. Başbakan Erdoğan, "Bilgilerden hareketle konuşmuyorsunuz, elinizdeki karar metni yanlış herhalde" dedi özetle.
Burada tek tek liderlerin ne söylediği ve hangisinin doğruyu aktardığını tartışmayacağım. Ama itiraf edeyim, dün Meclis'i izlemek beni ciddi biçimde üzdü, ciddi biçimde endişelendirdi.
Ortada çok da karmaşık veya uzun olmayan görece basit bir metin var. Bu metni isteyen herkes internetten bulabilir, okuyabilir.
Bu hiç de uzun olmayan metnin anlaşılması ve yorumlanması gerçekten bu kadar zor mudur? Bu sorunun cevabını bulmak kolay değil. Çünkü vereceğiniz cevap, o metni hangi niyetle okumaya başladığınızla ilgili.
Bu köşenin okurları benim o metni nasıl okuduğumu biliyor; efsaneler yerine gerçeklere inanmayı tercih edenlerdenseniz, metnin özünde son derece açık olduğunu görebilirsiniz. Ama metni salt muhalif olmak için okursanız, salt gedikler bulmak için okursanız, biraz da hayal gücünüzü çalıştırarak bir sürü laf bulabilirsiniz.
Meselenin özü şu: Bugüne ait konular var, yarına ait konular var.
Bugüne ait konular derken iki unsur sayabilirim: 1. Müzakere tarihi; 2. Kıbrıs konusu.
Bu konuyu dün de yazdım; Kıbrıs konusunda Türkiye bir seçim yapmak zorunda. Ya Kıbrıs çözülecek ya da ama 3 Ekim öncesinde ama sonrasında bir gün KKTC ile AB arasında seçim yapılacak.
Gelelim yarına ilişkin konulara... Bunlar, 'ucu açıklık'tan tutun da
'kalıcı kısıtlamalar'a dek uzanan bir dizi efsane. Esasen muhalefetin yaptığı, bundan belki beş belki 10 yıl sonra müzakeresi yapılacak, masanın üzerine gelecek konuları daha şimdiden en kötü durum senaryosuyla sonuçlanmış gibi göstermeye çalışmak ve kafa karıştırmak.
İşte beni esas üzen şey bu.
Geleceğe ilişkin ve olup olmayacağı belli olmayan karanlık senaryoları
sanki gerçekmiş gibi takdim etmek ne kadar adil bir davranış, ne kadar dürüstçe bir davranıştır.
Bir başka nokta, bugün muhalefette olan partilerin gelecekte sanki hiçbir zaman iktidara gelemeyecekmiş gibi davranmaları. Yarın o partiler iktidara gelecek olurlarsa acaba dün Meclis'e iddia ettikleri gibi 'Türkiye'ye ikinci sınıf bir üyelik öngörülmüştür' diye düşünmeye devam mı edecekler ve o zaman AB ile müzakereleri durduracaklar mı?
Yazık, gerçekten çok yazık.
Muhalefet, bir ülkede demokrasi olup olmadığının da demokrasinin kalitesinin de belirleyici vasfıdır.
Bir ülkede muhalefet varsa demokrasi de vardır; muhalefet kaliteliyse demokrasi de kalitelidir.
Bizde demokrasi olduğuna kuşku yok. Muhalefete bakıp kaliteyi siz tahmin etmeye çalışın artık...