Yeniden 367 meselesi

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal önceki gün çıktığı NTV televizyonunda, daha önce eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu tarafından...

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal önceki gün çıktığı NTV televizyonunda, daha önce eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu tarafından dile getirilen bir görüşe katıldığını bir kez daha açıkladı.
Bu görüş, hatırlayanlar olacaktır, Meclis'in cumhurbaşkanı seçimi için yapacağı ilk iki tur oylamada üye tam sayısının 2/3'lük bölümüne denk gelen kadar, yani 367 kişinin oturumda oy kullanarak toplantı yeter sayısını aramak gerektiğini ifade eden görüş.
Daha önce bu görüşü bu köşede iki kez eleştirdim. Anayasa'da 2/3, yani 367 sayısı KARAR YETER SAYISI olarak yazılı. Kanadoğlu ve onu destekleyenler, Anayasa'nın 102. maddesinde başka bir hüküm bulunmadığı için ve Meclis İç Tüzüğü de doğrudan bu maddeye atıfta bulunduğu için karar yeter sayısı olarak belirlenen rakamın (367) aynı zamanda o toplantının yapılabilmesi için gereken TOPLANTI YETER SAYISI da olması gerektiğini öne sürüyorlar. Eğer oturumda o toplantı yeter sayısı (367) bulunmadan oylama yapılırsa Anayasa Mahkemesi'nin bu oylamayı 'yapılmamış' sayacağını, Meclis'in de ikinci ve üçüncü turlara geçemeyip Cumhurbaşkanı seçimini tamamlayamayacağını söylüyor Kanadoğlu ve Deniz Baykal.
Ben bu görüşün hukuku zorlamak olduğunu düşünüyorum. Bu görüşe karşı pek çok argümanı ileri sürebilirim ama ben ne desem boş, anlaşılan ana muhalefet partisi eğer cumhurbaşkanı seçiminin ilk iki turunda geçersizler dahil kullanılacak oy sayısı 367'yi bulmazsa, yani o oturumda en az 367 kişinin bulunduğu kanıtlanamazsa Anayasa Mahkemesi'ne gitmeyi aklına koymuş. Demek ki, böyle bir durum ortaya çıkarsa kararı Anayasa Mahkemesi verecek ve kaçınılmaz biçimde herkes de bu karara uyacak. Oradan daha yüksek bir yargı kurumu yok çünkü.
O yüzden, görüşe itiraz etmeyi bırakıp, bir an için bu görüşün Anayasa Mahkemesi tarafından da kabul edildiğini veya kabul edilme olasılığının yüksek olduğunu varsayalım.
Eğer bu görüşün kabul edilme olasılığı yüksekse, bence Meclis'te yer alan her partiye ve hangi partiye mensup olurlarsa olsunlar her milletvekiline düşen çok önemli bir görev var: Rejimin üstüne gölge düşmesine engel olmak.
Yani, elbette muhalefet partilerinin görevi, iktidarların hoşa gitmeyen girişimlerine Meclis'te engel olmaktır ama burada basit bir engel olma durumu değil söz konusu olan. Burada, demokratik hukuk devletinin üstüne 'Hukukun siyasal amaçlar için kullanıldığı' gölgesinin düşmesi söz konusu.
O durumda da, eğer ben milletvekili olsam, Recep Tayyip Erdoğan veya AKP'nin adayı her kimse, ondan nefret ediyor bile olsam, Genel Kurul salonuna girmekten ve en azından aleyhte oy kullanmaktan da geri durmazdım.
Demokrasilerde uygulamalar bazen spor karşılaşmalarına benzer. Sportmenlik esastır. Sahadan çekilmek yerine maçı oynamak ve kaybetmek her zaman sportmenliğin gereğidir. Çünkü bir kazanan bir de kaybeden olmazsa, yani maç yapılamazsa sporun da anlamı kalmaz.
Ben bunu söylüyorum ama belli ki muhalefet partilerinin gözü dönmüş durumda, rejimi ve sportmenliği pek düşünmüyorlar.
O zaman varsayıma devam edelim ve Anayasa Mahkemesi'nin Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunu yapılmamış sayıp Meclis'i cumhurbaşkanı seçememiş kabul ettiğini düşünelim. Bu kararın doğal anayasal sonucu, Türkiye'nin 90 gün içinde seçime gitmesidir.
Yeterli çoğunluğu bulunduğu halde cumhurbaşkanını seçmesi Anayasa Mahkemesi yoluyla engellenmiş ve seçime zorlanmış bir Adalet ve Kalkınma Partisi'nin seçimden nasıl bir sonuç almasını beklersiniz? Ya ana muhalefet partisi sizce seçimden nasıl bir sonuçla çıkar?