Yenmek de var yenilmek de...

Futbolda, Avrupa'da yenemeye-ceğimiz takım yok, yenilmeyeceğimiz takım da yok...

Belki, diyorum kendi kendime, bizim gözlerimiz fazlasıyla Batılı ve o yüzden bizim takımlarımızın, özellikle de milli takımımızın oyununu Batılıların futboluna fazla benzetemediğimiz için beğenmiyoruz.
Türkiye'nin batısında futbol, daha hızlı, daha güce dayanan, o yüzden de daha kollektif oynanan bir oyun. Karşımızdaki en sıradan ülkenin en sıradan takımı bile olsa rakipler sahaya öyle yayılıyor, maç boyunca öyle yardımlaşıyor, oyun disiplinini öyle koruyor ki, her takımımızın her maçı korku filmine dönüşme potansiyelini taşıyor.
Çünkü rakip, yetenekleri bir hayli sınırlı bile olsa, sırf oyun disiplini ve fizik gücüyle maçın her anında bizi tehdit ediyor. İki, hatta üç farkla önde olsanız bile fark etmiyor, rakibin tehdidini hep ensenizde hissediyorsunuz, hep beklenmedik anda gol yiyorsunuz.
Bunlar işin negatif tarafları. Bir de pozitif tarafı var, bizim uzun yıllardır 'şans'a bağladığımız şey, yani başarılarımız.
Belki de, futbolda 'Türk ekolü' diye bir şeyin varolduğunu kabul etmenin zamanı gelmiştir. Bizim Batılı gözlerimizin göremediği, fazlasıyla dağınık, disiplinsiz ve kollektiviteden yoksun bulduğu o futbol anlayışı, belki de bir ekoldür. Yoksa, arada bir gelen başarıların biri ikisi şans olsa bile hepsi birden şans olamaz.
Milli Takımımızın ite kaka çıkabildiği şu son gruba bakın. Norveç ve Yunanistan dahil rakiplerimiz, esasen sadece disiplinli oynayabilen, teknik kapasiteleri sınırlı diyebileceğimiz oyunculardan kurulu. Bizim bu gruptaki başarı ve başarısızlık anlarımıza bakın yakından. Hep işler sarpa sardığında, işler yokuşa vurduğunda kazandık, başarılar elde ettik, hep kendimizi görece rahat hissettiğimiz anlarda da kaybettik, maçları veya puanları.
Sadece bu bile, rakiplerin biraz da mekanik hale gelen oyun disiplinlerinin bizi en ummadık anlarda nasıl bozguna uğratabildiğinin kanıtı olsa gerek.
Sadece milli takım değil, kulüplerimizde de durum böyle. Bireysel yeteneklerin, teknik kapasitesi yüksek oyuncuların maçların kaderini değiştirdiği bir ligde oynuyoruz, fizik üstünlüğün, oyun disiplininin sonucu belirlediği bir ligde değil.
Şu an ligimizin en Avrupalı gibi oynamaya çalışan takımı Sivasspor bile aslında savunmayı ve hücumu takım halinde becerebilen bir takım değil.
En kalabalık hücum eden takımlardan biri olan Beşiktaş, savunmasını benzer bir kalabalıkla kuramıyor.
Bu yıl Avrupa'da başarılı işler yapan Fenerbahçe, hücumu 7 kişiyle, savunmayı ise kaleci dahil 6 kişiyle yapıyor.
Beşiktaş'ın Liverpool 'zafer'i ile 'hezimet'i bizim tipik futbol karakterimiz aslında. Hem yenemeyeceğimiz takım yok hem de bizi yenemeyecek takım yok. Milli takım düzeyinde de bu böyle.
Şimdi soru şu: Eğer bizim bu 'Yenemeyeceğimiz takım da yok, bizi yenemeyecek takım da yok' stilimiz gerçekten bir 'ekol'se, belki de Avrupalılar gibi oynama hayalinden hemen vazgeçip bu 'ekol'ü mükemmelleştirmeye, o kaostan bir 'sistem' çıkarmaya yönelmemiz daha doğru olmaz mı?
Fatih Terim'e akıl vermek benim haddimi aşar ama belki spor medyamıza biraz akıl satabilirim: Aslında sizler de (İbrahim Altınsay hariç) satır aralarında bu 'ekol'ü kabul ediyor, hatta destekliyorsunuz. O zaman takkenizi önünüze koyup bir düşünün ve karar verin, bu 'ekol'ü açıkça tanıyın, onu tanımlamaya çalışın ve sonra da eleştirilerinizi bu 'ekol'ün mükemmelleştirilmesine, o kaotik oyundan bir 'sistem' çıkması çabalarına yönlendirin.
Dün gazetede maç geyikleri yaparken bu fikrimi herkese söyledim: Avro 2008'de şampiyon da olabiliriz, sonuncu da.
Çünkü diyorum ya, Avrupa'da yenemeyeceğimiz takım yok ama bizi yenemeyecek takım da yok!