Yine soykırım meselesi

Yahudi kuruluşu ADL'nin soykırım kararı Türkiye'nin yanlış politikalarının bir sonucu.

Amerika'nın en büyük Yahudi lobi kuruluşu ADL'nin, 'Evet, 1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir Ermeni soykırımı olmuştur' demiş olması pek çok bakımdan çok önemli.
Meselenin birincil önemi kuşkusuz, Türkiye'nin soykırım iddiaları konusunda en büyük destekçisi, hatta bir anlamda kader ortağı olan bir kuruluşu, dolayısıyla İsrail'i de kaybetmiş olması.
Bu cümleyi biraz açmalıyım: İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Almanya'daki Nazi yönetiminin Avrupa'daki Yahudileri soykırıma uğratmış olması, dünyada bir 'soykırım hukuku' doğmasının da sebebi. Biraz bu yüzden biraz da Yahudi soykırımının öneminin azalmaması bakımından Yahudi kuruluşları ve İsrail, Türkiye ile ilişkilerinden de bağımsız biçimde 1915'te Anadolu'da Ermenilerin başına gelenler için 'soykırım' kelimesini kullanmıyordu. Bu devir sona erdi.
Türk-İsrail ilişkilerinin daha büyük bir derinliği kuşkusuz var ama soykırım meselesi iki ülkeyi bir arada tutan tutkallardan biriydi, bu devir de sona erdi.
Konuyu önemli kılan ikinci nokta, ADL'nin de tanımasıyla birlikte halen Amerikan Kongresi'nde beklemekte olan soykırım tasarısını engelleyen kuvvet çok ama çok zayıfladı. Artık Türkiye sadece kendi stratejik ağırlığı ve bir anlamda da Amerikan yönetimi üzerindeki 'şantaj gücü' ile bu tasarıyı engelleyebilir. Daha birkaç ay önce olduğu gibi İsrail Başbakanı'nın ilgili komitedeki bir senatörü veya milletvekilini araması artık mümkün olmayabilir, veya arasa bile bir etkisi olmayabilir.
* * *
Gerek bireysel gerekse kurumsal düzeyde iki konunun büyük eksikliğini çekiyoruz ve dikkat edin başımıza gelen kötülüklerin büyük bölümü bu eksiklerden kaynaklanıyor.
Eksiklerin birincisi, ilkeli olmak, ilkelere sahip olmak. İkincisi ise stratejik düşünmek.
Diyelim Ermeni soykırımı iddialarından söz ediliyor. Burada ilke sahibi olmak demek, bu ilkelerin uluslararası hukuk, insan hakları ve genel ahlak çerçevesinde oluşturulmasını gerektiriyor.
Uluslararası hukuka göre soykırım çok ağır bir insanlık suçu. Her ne kadar Ermeni meselesinde bu 'suç'un tespiti imkânsıza yakınsa da (çünkü soykırım hukuku 1948'den geriye çalışmıyor) ortada bir hukuk olduğunu unutmamak gerek.
İnsan hakları, insanın insan olarak doğmaktan ileri gelen haklara sahip olduğunu gösteren kurallar. Bu kuralların başında insan hayatının korunması geliyor.
Genel ahlak ilkeleri de, 1915'ten önce Anadolu'da sayıları bir hayli olan (çok tartışmalı olduğu için rakam vermiyorum) Ermenilerin buradan gönderildiğini, o 'tehcir' sırasında sayısı yine tartışmalı miktarda Ermeni'nin yer yer sistematik biçimde devlet güçleri tarafından, yer yer ise devlet güçlerinin koruma çabasına rağmen bir kısım sivil halk ve çeteler tarafından öldürüldüğünü, gidenlerin hiçbir zaman geriye dönmediğini, gidenlerin mal ve mülkerine savaşın finansmanı amacıyla (teorik olarak geri verilmek veya bedeli ödenmek üzere) el konulduğunu, tehcirin genel gerekçesinin savaş sırasında arkadan saldırmakta olan Ermeni milliyetçisi çetelerin faaliyeti olmakla birlikte tehcir sırasında kurunun yanında yaşın da yandığını kabul etmeyi gerektiriyor.
İşte Türkiye, bu üç ilke çerçevesinde stratejik düşünmeyi başarabilmeli ve daha bu sorunun ortaya çıktığı 70'li yıllarda, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilere Osmanlı tarafından yaşatılan acılardan ve trajediden büyük üzüntü duyduğunu açıklayabilmeli, üzüntüsünde samimi olduğuna dünyayı inandırabilmeliydi.
Bu yapılmış olsaydı, bugün dünyanın onlarca parlamentosu bugünün Türkiye Cumhuriyeti'ni soykırımcılıkla suçlayamıyor olacaktı. Kanama başladığı yerde durdurulacak, belki de Türkiye kendi tarihiyle daha serinkanlı biçimde yüzleşme, kendi geçmişiyle daha sağlıklı biçimde barışma fırsatını yakalayacaktı.
Ama biz ne yaptık? Ne dediğim ilkelere sahiptik ne de bir stratejik düşünme biçimi oluşturduk. Onun yerine savunmaya çekildik. Ve savuna savuna son kalenin önüne kadar da geriledik, ADL'nin açıklamasıyla o kalenin surlarında da büyük bir gedik açıldı şimdi.
Daha ilk gün en büyük korkumuz neydiyse, o korkunun esiri olduğumuz için, sonunda korktuğumuz şey başımıza geliyor.
Benim ne babam ne dedem ne de onun babası Ermeni tehcirinde ve kıyımında rol aldı ama işe bakın ki, dünyanın onlarca parlamentosu beni, yani 1915'ten 49 yıl sonra doğmuş olan beni de 'soykırımcı' sayıyor.
Hadi bütün dünya hatalı ve bize düşman, peki bu sonuca ulaşıyor olmamızda bizim hiç mi kusurumuz yok?