Yolculuğun kendisi varılacak yerden önemli

Hep aynı örneği veriyorum, bir kez daha tekrar edeceğim: Bundan birkaç yıl önce Türkiye'den Almanya'ya ihraç edilen fındıklar Alman gümrüğünden geri döndü.

Hep aynı örneği veriyorum, bir kez daha tekrar edeceğim: Bundan birkaç yıl önce Türkiye'den Almanya'ya ihraç edilen fındıklar Alman gümrüğünden geri döndü. Gerekçe, fındıkların kanserojen aflatoksin maddesini içermesiydi. Almanya'ya satılamayan o fındıklar kısa sürede iç piyasaya verildi ve bizler kansorejen maddeli fındıkları afiyetle yedik.
İnsan sağlığını birebir ilgilendiren böyle bir konuda, üstelik gazetelerin durumu ortaya çıkarmasına ve fındıkların iç piyasada satılmasına veryansın etmesine rağmen tek bir yetkili elini kaldırıp tek bir şey bile yapmadı. İşte, benim içime sindiremediğim şey bu. Ve işte bu yüzden Avrupa Birliği'ne girilmesini savunuyorum.
Bence, Avrupa yolunda çıkılan yolculuğun kendisi, varılacak yer kadar, yani tam üyeliğin kendisi kadar önemli, hatta belki daha önemli.
Bunu dar bir siyasi çerçeveden bakarak söylemiyorum. Tersine daha geniş bir çerçeveden, gündelik hayatımızın kalitesi çerçevesinden bakarak söylüyorum. Önemli olan, asıl olan gündelik hayatımızda sahip olduğumuz kalitenin, özenin Avrupa seviyesine çıkması.
Fındık örneğine geri dönecek olursak, gazeteler o fındığın insan sağlığına zararlı olduğunu biliyordu, nitekim o yönde haberler yapıldı. Türk Tarım Bakanlığı yetkilileri de söz konusu fındıkların satılmasının sakıncalarının farkındaydı, hatta o fındığın iç ya da dış herhangi bir pazarda satılmak yerine imhasını öngören kanunlar da vardı.
Ama ne gazetelerin konuyu gündeme getirmeleri ne de eldeki yasal imkânlar fındığın satışını engelledi. Ne vatandaşlar, 'Yahu ben bu fındığı yersem kanser olabilirim, iyisi mi yemeyeyim' dedi ne de sağlıklı ve düzgün fındıkları üretip piyasaya sürmüş olanlar, 'Bu kötü fındık hikâyesi bizim de ünümüze zarar veriyor' diye düşündü.
Sağlık Bakanlığı'nın ve Tarım Bakanlığı'nın yetkilileri ise hiçbir şey yapmamayı tercih ettiler.
Sonuçta biz fındıkları yediğimizle kaldık. Gereken denetim mekanizması ya da hesap sorma mekanizması olmadığı için ne fındığı satanlara ne de satılmasına karşı çıkmayanlara bir şey oldu.
AB yolculuğu bu yüzden önemli. O yolculuk sayesinde, hem yeterli denetimi sağlamayı hem de bir şeyi bildiği halde o konuda hareket etmemeyi görev sayanları hesap verebilir hale getirmeyi öğreneceğiz. Tabii bu arada biz de hesap sorabilir olmanın faziletlerini içselleştireceğiz.
Bir başka örnek et ve tavuk ürünleri... Biz bu ürünlerimizi AB ülkelerine satamıyoruz. Satamamamızın tek nedeni, bu ürünlerin sağlığından bir türlü emin olunamaması. Avrupalı emin olmadığı için almıyor, ama biz alıyoruz ve afiyetle yiyoruz. Peki biz yediğimiz et ve tavuk ürünlerinin sağlığından emin miyiz? Bu en basit insani talebimizi karşılamak için kamu yetkilerini kullananlar ne yaptılar?
Bizim özel bir yeteneğimiz ve bilgimiz var: Balığın taze olup olmadığını onun gözlerine, yüzgeçlerine ve başka yerlerine bakarak anladığımızı iddia ediyoruz. Sanmıyorum ki Avrupa ülkelerinin vatandaşları arasında böyle yaygın bir 'bilgi' olsun. Bizim taze balığı uzaktan anlamaya çalışmamızın bir nedeni var: Buzhane balığının sağlıklı olup olmadığından emin değiliz. Balık zehirlenmesi pek çok ailenin kâbusu.
AB bizden balık da almıyor. Bunun tek bir nedeni var: Yakaladığımız balıkları saklama koşullarımızı yetersiz buluyorlar. Yani, bizim bildiğimizi onlar da biliyor, buzhanelerimize, soğuk hava depolarımıza güvenmiyorlar.
Kamu binalarında, kamu taşıma araçlarında, kamuya açık mekânlarda sigarayı ilk yasaklayan ülkelerden biri Türkiye. Ama bakın, AB ülkelerinde sigara paketlerinin üzerindeki uyarı yazılarının büyüklüğüne sonra dönüp bir de bizde yazana bakın.
* * *
Avrupa Birliği karşısında hamaset nutukları atanların biz vatandaşların hayat kalitesini artırmak için bugüne kadar ne yaptığını merak ediyorum doğrusu. Deprem konutları inşaatını bile yolsuzluk için fırsat bilen bir siyasi partinin bana söyleyebilecek neyi olabilir ki?